Anasayfa Kimler Online
Go Back   Masalca > Aşk & Sevgi > Edebiyat, Mektuplar, Güzel Sözler Ata Sözleri
Kayıt ol Forumları Okundu Kabul Et


Edebiyat, Mektuplar, Güzel Sözler Ata Sözleri Edebiyat Masallar sözlük E-Kitap Güzel sözleri ve Köse Yazarları burada bulabilirsiniz



ergun poyraz-musanın çoçukları

Aşk & Sevgi kategorisinde ve Edebiyat, Mektuplar, Güzel Sözler Ata Sözleri forumunda bulunan ergun poyraz-musanın çoçukları konusunu görüntülemektesiniz.
ergun poyraz-musanın çoçukları ÖNSÖZ Tayyip Erdoğan Kasımpaşa’da kendi halinde geçinip giderken önce akıncılara, ardından MSP’ye, MSP ile be¬raber MTTB’ye katılmıştı. ...



 
Seçenekler
  #1 (permalink)  
Alt 09-09-2007, 17:46
street fame street fame isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Standart ergun poyraz-musanın çoçukları

"Sponsorlu Bağlantılar"

 


ergun poyraz-musanın çoçukları

ÖNSÖZ
Tayyip Erdoğan Kasımpaşa’da kendi halinde geçinip giderken önce akıncılara, ardından MSP’ye, MSP ile be¬raber MTTB’ye katılmıştı. Arkadaşları ile beraber sokak¬larda “Şeriat Gelecek Vahşet Bitecek”, uTek Yol İslam” gibi sloganları atıyor, bu arada simitçilikten gelen tanı¬şıklıkla {şirket’le de içli dışlı oluyordu. Ne hikmetse Tür¬kiye’deki liderler hep simitçilikten gelmeydi, aynı Deniz Baykal gibi.
Şirketle tanışmasının ardından Tayyip’in önü açılı¬yor, önce MSP Gençlik Kolları Başkanı oluyor, derken RP II Başkanı, milletvekili ve belediye başkan adaylıkları¬nın ardından İstanbul Belediye Başkanlığı dönemi ve İs¬rail, ingiliz ve ABD Büyükelçilikleri ile ilişkiler başlıyordu.
10
ıı
ERGÜN POYRAZ
MUSA’NIN ÇOCUKLARI
Belediye başkanlığı ve öncesinde İzak Alaton’un rah-le-i tedrisatından geçtiği için İsrail istihbaratı elemanı ve elçilik müsteşarı Alon Liel’in yanında zorluk çekmiyor¬du. Tayyip’i bu günlere getiren Mehmet Metiner gibi Kürt danışmanlarının yanında; İngiltere Büyükelçisi Pe-ter Westmacott, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi aynı zamanda CIA Türkiye ve Ortadoğu masası şefi Mason Morton Abramowitz, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi aynı zamanda CIA Türkiye ve Ortadoğu masası şefi Marc Parris, CIA üst düzey yöneticisi ve karanlıklar prensi la¬kaplı Richard Perle’den oluşan bir ekipti.
Tayyip’i bu ekip ve alt takımı geliştiriyor ve değişime uğratıyorlardı. Şimdi bu değişim ve gelişimin hikâyesini 32 kısım tekmili birden izlemeye başlayalım…
Ergün Poyraz, Ankara 30 Mart 2007
Gürcü mü yoksa Rum mu
Tayyip’in hayat hikâyesine başlamadan önce dedelerinin nere¬den geldiğine bakmak onun hikâyesini anlamamızı bir hayli kolay¬laştıracaktır. Tayyip’in anne tarafı Rize ili Güneysu ilçesine Gürcis¬tan’ın başkenti Batum’dan gelmişlerdi. O sıra Batum’dan gelen ai¬leler arasında “Mezarcı” ailesi de vardı.
1991 yılı milletvekili seçimlerinde liste savaşları başlıyor, Erba-kan’ın kendine yakın gördüğü isimleri İstanbul’da liste başlarına yerleştirmesine şiddetle karşı çıkıyordu. Erbakan liste başına Ali Oğuz’u getirmek istiyor, Tayyip ise aynı yere Gürcü kökenli, Ümra¬niye Müftüsü Hasan Mezarcı’yı düşünüyordu. Erdoğan parti merke¬zine karşı direniyor, bu direnmenin sonucunda hemşehrisi Hasan Mezarcı’yı liste başına getirtiyordu. Mezarcı, milletvekili seçilmesi¬nin ardından Tayyip’e layık olduğunu konuşmaları ve davranışları ile bir bir kanıtlıyordu. Partinin Bayrampaşa teşkilatında kadınlara yaptığı konuşmada Atatürk’e iğrenç iftiralarla saldırırken kendi kök¬lerini de açıklıyordu. Mezarcı, Tayyip gibi Batum’lu olduğunu vur¬guladı^ konuşmasında şunları söylüyordu:
“Atatürk milliyetçiliği ne demek? Herkes Türküm diyecek, ne yani, senin hatırın için ben anamı babamı inkâr edeyim. Ben senin atan gibi veled-i zina mıyım? Ben Batum’luyum benim köküm bel¬li…”
12
13
MUSA’NIN ÇOCUKLARI
Tayyip de aynı tarihlerde Almanya’da yaptığı konuşma ile Me¬zarcı’ya adeta destek veriyordu:
“Ne mutlu Türküm diyene ne demek? Sen ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ dersen, o da ‘Ne Mutlu Kürdüm Diyene’ der…”
Yine her fırsatta Türklüğü aşağılayan Tayyip’in yakın arkadaş¬larından Rize milletvekili Şevki Yılmaz şöyle yırtmıyordu:
“Şimdi gençler! Müjde veriyorum. Şafak var… Şafak!.. Vallahi şafak var. Safları sıklaştırın… Tahrik için konuşmuyorum, şafağı gördüm… Nerede?.. İşte burda… SümeyyelerL. Nerde?.. İşte burda; Bilaller.L.
Şafak vakti var. Gençler, gençler!… Muhammed İkbal’i dinle, meşhur şair: “Güneş doğarken şafak gelir. Kızıllık olur sabah. Gök kızarmadan güneş gelmez. Şehit kanı dökülmeden hak gelmez…”
Şevki, Sümeyye’nin İslam’ın ilk şehidi olduğunu, putperestlerin onu ayaklarından develere bağlayarak iki ayrı yöne develeri sürme¬leri sonucu feci bir şekilde öldürerek şehit ettiklerini anlatıyor ve gençlere “bu düzen sizi ayaklarınızdan taksilere bağlayıp parçalasa dahi asla yolunuzdan ayrılmayın “diyordu.
Tayyip’in çocukları Sümeyye, Bilal ve diğerleri soluğu Ameri¬ka’da alıyorlar, öğrenimlerini oralarda devam ettiriyorlardı. Akran¬ları Türban kavgaları verirken, kendileri, babalarının açıklamaların¬da görüldüğü gibi, Türbanla okuyamadıkları için Amerika’ya gidi¬yorlar, Sümeyye, ABD’de, HolIywood yıldızları ile aynı masada mum ışıkları altında yemekler yiyordu.
Kızları, Amerika’da Robert De Niro ile mum ışıklarında yemek¬ler yiyen Tayip, 1994 yılında, Ümraniye’de yaptığı konuşmalarda, insanlarımızı kendi refah ve mutlulukları için kullanmanın değişik versiyonlarını sergiliyor, bu konuşmalarının kasetleri AKP teşkilatla¬rında saf insanlarımıza seyrettiriliyordu:
“…Bir gece saat bir buçukta elektrik direğinde bir yaşlı amca,
14
ERGÜN POYRAZ
eve dönüyorum, araba ile durdum, gece saat bir otuz durdum. Üç dört tane genç, “amca” dedim, “yahu ne yapıyorsun?.. Elektrik çar¬pacak in aşağı bu gençler çıksın bağlasın” hiç umurunda değil.
Bağladı, indi. Gayet kararlı. İfade aynen şöyle; “Sen bana şaha¬deti çok mu görüyorsun?” dedi. “yahu amca Refah’ın bayrağı ile şa¬hadetin ne alakası var Allah aşkına?” , “Sen ne diyorsun” dedi. “Her Refah bayrağı, Muavenet Muhribi’nden Saratoga’ya bir mer¬midir” dedi. Şimdi soruyorum sizlere; bu inancın, bu imanın önün¬de Amerikası, Batısı, basını televizyonu durabilir mi?..”
Bugün kızlarının ABD’de sergiledikleri davranışları görmeyen Tayyip, dün bu imkânlan sağlamak için döktürmeye devam ediyordu:
“…Olay bu kadar açık ve net ortada. Ama bunun hala farkında değildi onlar… Hala bunlar, yok çarşafların içinde erkekler vardı, ondan dolayı seçim gitti diyorlar… Ve bununla da kalmıyor, şu ha¬nım kardeşlerimizin çalışması var ya, Hey Rabbim… Bunu papatya¬ların yapması mümkün mü? Değil… Gelinciklerin yapması müm¬kün mü?.. Değil. Onlar ancak beş yıldızlı otellerde demlenirler. Ama onların da huzuru inanıyorum ki, refahı, mutluluğu, kurtuluşu inşal¬lah bu hanım kardeşlerimizin gayretinde yatmaktadır…”
Potamya’nın gururu
Tayyip, Başbakan olarak memleketi Rize’nin Güneysu Belde-si’ne gittiğinde hemşehrileri kendisini ‘Potamya’ya Hoşgeldin’, ‘Po¬tamya’nın Gururu’ pankartlanyla karşıladı. Buralar Güneysu olarak bilinirdi. Potamya ne demekti? İşin aslı çok geçmeden ortaya çıkı¬yordu: Güneysu Beldesi’nin Rumca ismi Potamya’ydı. Bu beldenin ahalisinin bir kısmı sonradan Müslüman olmuş(!) Rum’du. Hala beldenin Rumca adını kullandıklarına göre Türklüğü içlerine tam sindirememişler demekti. Tayyip Erdoğan bu pankarttan rahatsız olmadı. En ufak bir tepki göstermedi.
15
MUSA’NIN ÇOCUKLARI
Başbakan olduğunda ilk ziyaretini Yunanistan’a yapmış, Ra¬mazan ayında olduğumuz halde orucunu tutmamıştı. Oysa hayatını anlattığı “Bu şarkı burada bitmez” adlı kitapta her zorluk karşısında orucunu bırakmadığıyla övünüyor, hatta röportaj günü Ramazan olmadığı halde oruç tuttuğunu söyleyerek reklâmını yapıyordu.
Erdoğan Simiüs’le gerçekleştirdiği görüşmelerde iki saati aşkın başbaşa kalmıştı. Bu görüşmelerde konuştukları dil merak konusu olmuştu. Öyle ya, Tayyip İngilizce bilmiyor, Simitis ise Türkçe’den anlamıyordu. Sonunda Tayyip bu olaya da açıklık getirdi. Anlatımı¬na göre ilk patronu Rum’du. Bu arada kardeşinin de Mossad ile ya¬kın ilişki içinde olan Ofer’in gemilerinde çalıştığı ortaya çıkıyor, Tayyip hükümeti tarafından ülke limanları ve kaynakları Ofer’e ade¬ta altın tepsi içinde sunuluyordu,..
Ben Gürcüyüm eşim Arap
Hürriyet Gazetesi’nden Emin Çölaşan 2 Ekim 2006 tarihinde Tayyip’in kökleri ile ilgili şöyle yazıyordu:
“…Elimde Recep Tayyip Erdoğan’ın aile nüfus kütüğü var. Devletin resmi belgesi.
Bu belgede “baba tarafından çeşitli kimselerin anneleri” olarak şöyle isimler geçiyor:
“Havuli… Farfuli…Fatuli…”
Örneğin, Ahmet ve Yunus Erdoğan’ın ana adı Havuli.
Fatuli Erdoğan’ın ana adı Farfuli, Vesile Erdoğan’ın ana adı Fatuli
Bizim aklımıza insanların soyunu sopunu araştırmak, oralar¬dan sonuç çıkarmak, bunları siyasal amaçla kullanmak asla gelmez.
“Falanca Ermeni’dir, filanca Rum’dur, Yahudi’dir, dönme¬dir!..”
İnsanların ve ailelerin kökeni şu veya bu olabilir.
ERGÜN POYRAZ
Onlar Hıristiyan, Musevi kökenli de olabilir. Kınanması gerek¬mez. Biz, rektörler ve başbakanlar dâhil istisnasız herkesi dinine, ır¬kına, aile kökenlerine göre değil, bu ülkeye yaptıkları -veya yapma¬dıkları- hizmetle değerlendiririz.
Her uygar insanın yapması gereken de budur…”
3 Ekim 2006 Hürriyet Gazetesi; “Doğu Karadeniz’de Fatma Fatuli’ dir.” Başlığı altında Çölaşan’m yazdıkları ile ilgili bir haber ya¬pıyordu:
“Hürriyet yazan Emin Çölaşan, önceki gün, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın nüfus kayırlarında Havuli, Farfuli ve Fatuli gibi isimiere rastlandığını yazdı. Çölaşan’ın verdiği bilgiye göre, ‘Ahmet ve Yunus Erdoğan’ın ana adı Havuli. Fatuli Erdoğan’ın ana adı Farfuli, Vesile Erdoğan’ın ana adı Fatuli’ydi.
Çölaşan daha sonra, “Bizim aklımıza insanların soyunu sopu¬nu araştırmak, oralardan sonuç çıkarmak, bunları siyasal amaçla kullanmak asla gelmez” diyordu. Bu kelimelerin hangi dilden gel¬miş olabileceğini bölgeyi yakından tanıyan insanlara sorduk. Rize doğumlu gazeteci Ömer Lütfi Mete, Doğu Karadeniz’de Fatma’ya Fatuli, Havva’ya Havuli denildiğini belirterek, “-H eki Gürcüce’den geçmiş olabilir. Zaten biliyorsunuz, Türkçe ve Gürcüce’nin karışı¬mından, araya Ermenice kelimelerin de girmesiyle ortaya çıkan dile bölgede Lazca ismi verilir” dedi.
Doğu Karadeniz’de Lazca türküler derleyen ve Türkçe’yi son¬radan öğrenen, Rize-Pazar doğumlu müzisyen Birol Topaloğlu da, Ömer Lütfi Mete’nin dediklerini doğruluyor. Topaloğlu da, bölge¬de, özellikle kadın isimlerine bu tür eklerin takıldığını, zamanla hece düşmesiyle Havuli, Fatuli, Farfuli şekline dönüştüğünü söylüyor. Er¬menice ve Rumca’da ise böyle kelimeler bulunmuyor…” diyordu. Ancak içinde zerre kadar Müslümanlık bulunan bir insan İslam Peygamberi’nin Kızı’nm ismi olan Fatma’nın özgün hali dururken
16
17
MvsAm^Çocuı^^ _
ona Fatuli der mi, diyebilir mi?… Yine Âdem Peygamber’in Eşinin ismi Havva’yı nasıl Havuli yapabilir?.. Peki, *Farfuli neydi ve nere¬den geliyordu?..
Ağustos 2004 yılında yaptığı Gürcistan gezisinde Gürcistan Devlet Başkanı1 nın yanında; “Ben de Gürcüyüm. Ailemiz Ba-tum’dan Rize’ye göç etmiş bir Gürcü Ailesi’dir” diyordu. Bu bağ¬lamda Tayyip’in Gürcü olma ihtimali de kesinlik kazanıyordu. Kısa¬cası; Tayyip Erdoğan Türk kökenli değildi. Zaten Türklük şuuru da taşımıyordu. Zorunlu olmadıkça Türk sözünü kullanmıyor, Türklü¬ğü ve Türk milliyetçiliğini ayrımcılık olarak değerlendirdiğini çok ke¬re vurguluyordu.
Tayyip’in en yakınındaki isim tarafından yazılan ve Tayyip ta¬rafından yalanlamayı bırakın desteklenen “Erdoğan’ın Harfleri” ad¬lı kitaba baktığımızda Tayyip Erdoğan’ın Musa Peygamber’in so¬yundan geldiği bildiriliyor. Musa’nın İsrailoğlu olduğu vurgulaması yapılıyordu. “Ben Şeriatçı’yım” diyen birinin Hz. Muhammed’in so¬yundan geldiğini ya da en azından onla bağlantılı olduğunu iddia etmesi gerekirken, İsrailoğullarına gelen peygamberle kendini Öz-leştirip bir de onun soyundan geldiğini açıklattırması, soyunda Ya¬hudilik olduğunun en açık kanıtı oluyordu. Gürcü olduğunu açıkla¬yan Tayyip, bir özelliğini gizliyordu. Tayyip anne tarafından Gürcis¬tan’da yerleşik Musa’nın yani Yahudinin soyundan geliyordu…
Başbakan olduğundan beri ağzından bir kez bile Türk milleti” sözü .çıkmıyor, hep Türkiye halkı” diyordu. Kaldı ki; gerek MSP Gençlik Kolları Başkanlığı, gerek RP İl Başkanlığı, gerekse Belediye Başkanlığı döneminde danışmanlığını yapan ve Tayyip’in; “Beyni¬min yarısı, bugünlere gelmemde çok emeği vardır” dediği Mehmet Meüner, Tayyip için Türk değildir” diye açıklamalarda bulunuyordu.
Gürcülüğünü ilan eden Tayyip Erdoğan, 1994 yılında Ümrani¬ye’de yaptığı konuşmada, Türklüğe karşı tüm kinini kusuyordu:
ERGÜN POYRAZ
“Bakınız, geçen gün İstanbul Valiliği’nin bir beyanı var. Ne di¬yor? 4 şehit polis memurunun cenazesine “Ben Türküm diyen gel¬sin” diyor. “Ben İstanbulluyum diyen gelsin” diyor. Ben Lazım di¬yen ne olacak? Ben Gürcüyüm diyen, Ben Kürdüm diyen ne ola¬cak? Ben Çerkez’im diyen ne olacak?… Ben Abaza’yım diyen ne olacak?..
Ya bunlar bu ülkeyi zaten yıllardır bu ifadelerle parçaladılar. Ama Anayasa’da ne yazdılar? Ne Mutlu Türküm Diyene.1.. Mîlletin bütünlüğü ilkesi “Ne Mutlu Türküm Diyene” ifadesi ile sağlanır mı?…
Babama sordum “Biz Laz mıyız, Türk müyüz?” dedim. Allah rahmet eylesin, babam dedi ki; “Oğlum ben de dedeme sordum, de¬deme dedim ki, ‘dede biz Laz mıyız, Türk müyüz?’ Torinim dedi, ‘Yarın Öleceğiz. Öldüğümüz zaman Allah bize bir soru soracak, men Rabbüke vemen Nebiyyüke ve ma Dinüke diyecek. Vema Kav-müke diye bir soru sormayacak torinim’ dedi…
Şimdi salonda saf saf dinliyor. Tabi büyük dedem molla idi. ‘Torunum Rabbin kim? Nebin kim? Dinin ne? Ama kavmin ne diye bir soru sormayacak. Sana sordukları zaman ‘Elhamdülillah Müslü¬man’ım de geç’. Şüphesiz her kavmin mensubu rahatlıkla ben Kür¬düm, ben Türk’üm, ben Çerkez’im, ben Abhaza’yım, demek hak ve hürriyetine sahiptir. Bundan daha tabi bir hak ve hürriyet olmaz…
… 600 sene Osmanlı otuzu aşkın etnik gurubu Ümmet düşün¬cesiyle bir arada tuttu. 600 sene… Buyrun, şu anda 70 senedir tuta¬bildiler mi? Tutamadılar işte, bak ülke birbirine girdi…”
Tayyip, Ocak 1995′te Hollanda İslam Federasyonu’nda yaptığı konuşmasında “Türkiyeli Müslüman” olduğunu şu sözleri ile vurgu¬luyordu:
“Ben Türkiyeli bir Müslüman’ım. Müslümanlar şu anda önemli bir karar aşamasında bulunmaktadırlar. İslam havzası, bu kararın arifesindedir.
18
19
MUSA’NIN ÇOCUKLARI
Tayyip Erdoğan AKP’nin internet sitesinde öz geçmişini şöyle açıklıyordu:
“Aslen Rize’li olup 26 Şubat 1954 yılında Kasımpaşa’da doğ¬dum. Rahmetli babam Ahmet Bey deniz yollarında kıyı kaptanlığı yapardı. Babam 13 yaşında Rize’den İstanbul’a gelmiş. Çünkü o zaman hayat şartları Rize’de çok kötü, iş yok. O zamanlar çay daha Rize’ye girmemiş. Bu nedenle gurbet var. 4 erkek 1 kız olmak üzere 5 kardeşiz. Dedemin adı Tayyip olduğundan ve Recep ayında doğ¬duğumdan ismimi “Recep Tayyip” olarak koymuşlar.”
Erdoğan çocukluk günlerini anlatırken komşuları Müşerref ab¬lasını unutmuyor, ağzının bozukluğundan faydalanıp, küfrettirmesi¬ni, küfürün ardından önce kahkahalarla gülüp daha sonra “popo¬suna poposuna” vurarak cezalandırmasını şöyle anlatıyordu:
“Hava kararmadan önce eve girmek zorundaydık. Bizim evin karşısında Müşerref Abla dediğimiz bir komşumuz vardı. Ben, beş-alti yaşlanndaydım. Çocuğum ya, küfür ediyorum ona… Beni almış karşısına… Ben küfrettikçe onun hoşuna gidiyor. O da benim popo¬ma vuruyor. O vuruyor ben küfrediyorum. Babam gelince hemen şikâyet etmiş beni. Bunlardan haberim yok tabi. Babam içeri giri¬yor… Allah rahmet etsin… Alıyor beni tavana asıveriyor. Ancak elle¬rimden mi, koltuk altlarımdan mı bağlamış onu hatırlayamıyorum. Orada 15-20 dakika kalmış olacağım ki dayım gelip beni kurtarı¬yor. O günden sonra küfür faslı da kapandı…”
Güçlü karşısında eğildi
Tayyip’in babası son derece sinirli bir adamdı. Sinirlendiğinde evden kimse yanma yaklaşamıyordu. Babasının Tayyip’e karşı özel bir ilgisi vardı. Annesi bu durumu keşfetmişti. Baba sinirli olduğun¬da görev Tayyip’e kalırdı. Hemen babasının yanma sokulur, babsı-nın ayakkabılarını öperdi. Bunu gören Babası sakinleşir, gözlerin-
ERGUN POYRAZ
den yaşlar süzülür, bütün çocuklar babalarıyla birlikte ağlarlardı.
Tayyip’in babası çok otoriter bir adamdı. Denizciliğin kendine has kurallarını evinde de yaşardı. Kapıdan içeri girdiğinde otorite ilan edilmiş olurdu. Evin cezalan bile deniz kurallarına göreydi. Tenzile hanım, babanın otoritesi karşısında çaresiz, çocuklarını ka¬natları altına alır korurdu. Erdoğan yıllar sonra bile babasından duydukları korkuyu şöyle anlatıyordu:
“Otoriteye saygılıydık. Yoksa bilirdik ki babam bunun faturasını çıkarır…”
Tayyip’in otorite karşısında boyun eğmeyi küçük yaşta öğren¬mesi yükselmesinde de etkin oluyordu. Şirketin prensiplerine uyma¬sı, Erbakan’a biat etmesi ve her gördüğünde elini öpmesi ancak güç kendi eline geçince isyan etmesi bundandı. 10 Temmuz 2003 tarihli Star Gazetesi’nde yer alan Hikmetyar’ın dizinin diplerinde çekilen fo¬toğrafları da otorite karşısındaki boyun eğmesine kanıt oluyordu.
Parti kurulduktan sonra gittiği ABD’de Yahudilere nasıl iyi dav¬ranacağına kanıt olarak “beni İstanbul Yahudilerine sorun” demesi, Amerikan Büyükelçisi ile beraber yine Yahudiler karşısında “Teske¬re” günahı çıkarması bundandı. Otorite karşısında eğilip bükülen Tayyip, hırsını kendinden çok güçsüzler karşısında, yoksul ve çare¬siz vatandaşlara karşı çıkarıyordu.
27 Ocak 2007 tarihli Milliyet Gazetesi’nde İsmail Cem’in Teş¬vikiye Camii’nde gerçekleşen cenazesinde Cem’in oğluna baş sağlı¬ğı dilerken sırıtan bir poz vermesi kendinde geçmişten gelen davra¬nış bozukluğunun yansımasıydı.
Tayyip’in küfürle imtihanı
Tayyip verdiği röportaj da “küfür faslı kapandı” diyordu, deme¬sine de ancak gerçek hiç te böyle değildi. Her sinirlendiği ortamda kendine hâkim oiamayarak küfrü basıyordu.
20
21
MUSA’NIN ÇOCUKLARI
1980 yılında öldürülen Necip Kural adlı İslamcı gencin cenaze töreni ardından liderliğini Tayyip’in yaptığı, o tarihten beri danış¬manı olan ve Star Gazetesi’ne el konulduktan sonra gazeteye da¬nışman yapılan Mehmet Metiner, Vakit Gazetesi’nde Medya Kritik adlı sayfayı hazırlayan Yılmaz Yalçıner, Amerika’da garip garip dini kitaplar yazıp her Ramazan insanların kafasını bulandırmaya çalı¬şan Kürt dincisi Edip Yüksel ve Ömer Yorulmaz’ın bulunduğu yak¬laşık dört yüz kadar genç attıkları sloganların ardından namaz eyle¬mi yapıyor, namaz sonrası gözaltına alınıyorlardı. Burada Tayyip’in imdadına MTTB’ye girişinde yakınlaştığı MİT tarafından koruma sağ¬lanıyor ve ardından mahkemeye bile çıkmadan serbest kalıyordu.
Tayyip’in Kültür Müdürlüğünü yaptığı Milli Türk Talebe Birli-ği’ne 1975 yılında kayıt olan ve Tayyip’in MSP Gençlik Kolları Baş¬kanlığından bu yana sürekli danışmanlığını yapan Mehmet Meti¬ner, yaptıkları mitingleri şöyle anlatıyor:
“İran’da Ayetullah Humeyni önderliğinde bir İslam devrimi gerçekleştirilmişti. Afganistan’da komünist darbeye ve Rus işgaline karşı yaygın bir cihat hareketi başlamıştı. Pakistan’da Ziya ül-Hak, Butto’yu devirerek ülkeye şeriat rejimini getirdiğini açıklamıştı. Bü¬tün bu gelişmeler öz güvenimizi artırmış ve daha bir pervasız dav¬ranmamıza neden olmuştu.
Laik ve dinsiz devlete karşı cihad çağrılarımız sokaklara taşmış¬tı artık. Mitinglerdeki sloganlarımız bile giderek cüretkâr bir kimliğe bürünmüştü. Erbakan Hoca konuşurken hep bir ağızdan bağırırdık: “Vur de vuralım, öl de ölelim!”, “Erbakan, Ziya, Humeyni! Yaşasın İslam Birliği!”
Şeriata yönelik eleştirilere karşı hançeremiz yırtınırcasma bağı¬rırdık: “Şeriat İslam’dır, Anayasa Kur’an’dır”.
Laik devlete ve laikçilere karşı üretilen sloganlar da ziyadesiyle açık bir hesaplaşmaya çağrı niteliğindeydi: “Laik Devlet Yıkılacak Elbet, Dinsiz Devlet Yıkılacak Elbet”
Ve arkasından amacımızı ortaya koyardık şu sloganla: “İslami Devlet Kurulacak Elbet”
22
ERGÜN POYRAZ
Amacımız şeriatı hâkim kılmaktı. Laik-Dinsiz devleti yıkıp yeri¬ne İslam devletini kurmaktı. Ülkede var olan haksızlıkların, yanlışlık-lann ve vahşetin tek sebebi olarak, laik ve dinsiz devletin varlığını gösterirdik. O yüzden şeriatın gelmesiyle bütün kötülüklerin ve vah¬şetin sona ereceğine inanırdık.
Şu sloganımız net bir biçimde amacımızı ortaya koyuyordu ni¬tekim: “Şeriat Gelecek Vahşet Bitecek”
Miting meydanları bu sloganlarla inlerdi. Yeni bir ruh iklimine girmiştik. Yeni bir süreç başlamıştı. Ölmeye ve öldürmeye hazır ol¬duğumuzu ilan etmekten kaçınmıyorduk…”
1989 yılı yerel seçimlerinde Beyoğlu Belediye Başkanlığı’na aday oluyor, meyhanelere, gece kulüplerine ve genelevlere kadar gidip oy isteniyordu. Seçim sonuçları açıklandığında Erdoğan kıl payı ikinci oluyor ve seçimi kaybediyordu. Hemen “seçim sandıkta kaybedildi” söylentisi yayılıyor, bu söylenti sonucunda da Seçim Ku¬rulu’na itiraz ediliyordu. Görevli hâkim, Tayyip ve arkadaşlarının iti¬razını kabul etmeyince Erdoğan sinirleniyor; hâkime dönüp “sarhoş kafayla karar veremezsin” diyordu. Bu sözler üzerine hâkim davacı oluyor, Erdoğan’a suçüstü yapılarak Sağmalcılar Cezaevi’ne götü¬rülüyordu. RP’liler ve Şirket burada da devreye giriyor, Erdoğan’ı bir hafta revirde misafir ettirerek koğuşa göndermiyorlardı.
Koğuşta kalmayıp revirde misafir muamelesi gören Tayyip, “Bu Şarkı Burada Bitmez” adlı hayatını anlattığı kitabında gerçekle¬re takla attırıyordu:
“Hatta bir keresinde hâkim beyle bir tatsız şey de oldu. Ondan dolayı da biliyorsunuz, benim bir mahkûmiyet olayım söz konusu oldu. Para cezasına çevirdiler. O zaman bir hafta kadar hapiste yat¬tım…”
Tayyip, revirde yani misafir mahpusluğunda hayatını gözden geçirdi… Müşerref ablasının poposunu tokatlamasını, Babasının ta¬vana asmasını, 1979 yılında İETT ile Yıldızspor’un yaptığı maçta hakemle tartışmasını ve hakemin onu oyundan atmasını, küfür yü-
23
MUSA’NIN ÇOCUKLARI
ERGÜN POYRAZ
zünden kendisine adliyenin verdikleri cezalan… Ve karannı verdi… Artık sövmeyecek, Başbakan olana kadar bu duygularını saklaya¬cak, Başbakan olduğunda karşısına çıkana ağzına geleni söyleye¬cekti.
Ve nihayet, Tayyip Başbakan olunca kendisine dert yanan çift¬çi karşısında içinde sakladığı cevherleri kusuyordu:
“Artislik yapma lannn… Anam da al git, laynnn”
Yine bir Almanya gezisinde İslami holdinglerin dolandırdığı va¬tandaşlar, mağduriyetlerini kendisine aktarmak istediklerinde “Sah¬tekârlar” şeklinde tepki veriyor, yine aynı Almanya’da yandaşlarının yanında Büyükelçileri de azarlıyordu…
Deniz Baykal’a; “tezgâha geliyorsun”, “Aklı basmaz” gibi ifade¬lerle sesleniyor, rektörlere ise; “Edepsiz” diye haykırıyordu…
İhlâs’a para kaptıranlara; “paralan yaürırken sormuyorsunuz, kaptırdıktan sonra ne yapacağa diyorsunuz” diyordu.
Bedelli askerlik isteyenlere gösterdiği yol ilginçti; “Dilekçe ve¬rin, devlete baskı yapın ve parayı sayıp askerlikten kurtulun”. Tay¬yip burada kendince uyanıklık yapıyordu. Tabi, dilekçeler sonucu karar çıkarsa kendi oğulları da bundan yararlanacaktı.
28 Mart seçimleri sırasında CHP’ye; “Onların kökleri bereket¬siz” şeklinde kinini kusuyordu.
$irketlerini kayyuma devretmesini söyleyenlere ise esip gürlü-yordu; “Cahiller… Ne etigi kardeşim”
Irak’ı işgal eden ABD’li askerler için yatıp kalkıp en az kayıpla ülkelerine dönmeleri için dua edip bu dileklerini içeren bir mektubu Bush’a gönderirken, Şehit olan askerlerimiz için “Askerlik yan yat¬ma yeri değildir” diyordu. Bununla da kalmıyor; Apo alçağı ve PKK’nın şehit ettiği insanlarımız için “Kelle” tabirini kullanıyordu.
Küfretmedi ama bayıldı
Tayyip küfürlü konuşmasının ceremesini çektiğinden artık bu tür konuşmalardan uzak durmaya çalışıyordu. 1991 Genel Seçimle¬rinde liste başı olmasına rağmen tercih oylarıyla Mustafa Baş mec¬lise gidiyor, Tayyip on bir gün elinde tuttuğu mazbatasını Mustafa Baş’a bırakırken düşüp bayılıyordu.
Bu olayı önce Ruşen Çakır ve Fehmi Çalmuk’un; “Tayyip Er¬doğan- Bir Değişimin Öyküsü” adlı kitaptan izleyelim.
“RP, 1991 genel seçimlerinde MÇP ve IDP ile seçim ittifakına gitmişti, ancak İstanbul seçim çevresinde RP dışındaki partilerin adaylarına yer verilmedi. Böylelikle en iyi yerlere yerleştirilmiş olan çok sayıda genç RP’liye TBMM yolu gözükmüştü. Özellikle 6, Böl¬ge 1. sıra adayı olan Tayyip Erdoğan’ın seçimi kazanmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Düşünüldüğü gibi de oldu. Seçimi kazandı. Mazbatasını aldı ve milletvekili oldu. Ama bir aksilik vardı. Tercihli oy sistemi nedeniyle parti içinde tartışmalar çıkmıştı. Daha önce Bayrampaşa’dan belediye başkan adayı olup seçimi kaybeden Mus¬tafa Baş, tercih oylarıyla Erdoğan’ı geçmişti. Aynı parti, hatta aynı teşkilattan iki arkadaşın birbirlerine karşı tercih oyu avına çıkmış ol¬ması tartışmaları da beraberinde getirdi.
Yüksek Seçim Kurulu bir itiraz durumunda oylan yeniden say-dırabilirdi. Bu konuda parti içinde iki iddia dolaştı. Birinci iddiaya göre, Erdoğan milletvekili mazbatasını almasından birkaç gün son¬ra Balgat’ta bulunan RP Genel Merkezi’ne “Erdoğan” yazılı kırmızı plakalı bir araçla gitmişti. Erdoğan, arabasını tam da “Erbakan” plakalı Mercedes’in tam arkasına park etmişti. Bu olay RP Genel Merkezi’nde bomba etkisi yaptı. Korku oluşturdu. El altından Mus¬tafa Baş’a YSK’ye itirazda bulunması için baskı yapıldı.
İkinci iddia ise, Erdoğan’ın yakın çevresinin, YSK’ye itirazda bulunmaması için Mustafa Baş’a baskı yaptığı yolunda idi. Baş, se-
24
25
MUSA’NIN ÇOCUKLARI
çimi kazanmasına rağmen birkaç ay ortalıkta hiç gözükmedi. Niha¬yet YSK, Tayyip Erdoğan’ın 11 gün taşıdığı mazbatasını iptal etti. Erdoğan olay üzerine üzgündü, üzgün olmasına ama, “Ben sarsıl¬mış değilim. Normal bile karşıladım diyebilirim.” şeklinde açıklama yaptı. Erdoğan’ın tek itirazı tercihli seçim sistemine idi:
“Ortada tercihli sistemi denilen bir zulüm sistemi var. Kalkıp 100 tane oy alacaksın. 15 tercih alacaksın, peki 85 kişi ne olacak? O listeyi aynen kabul eden 85 kişinin, o kabulünü red ediyorsunuz, 15 kişinin tercih kullandığı kişiyi başa getiriyorsunuz. Adil bir anla¬yış değil bu.”
Tayyip Erdoğan o günkü olayı böyle anlatıyordu, anlatmasına ancak Tayyip’in o gün yanında olan danışmanı ve “Beynimin yan¬sı” şeklinde tanımladığı Mehmet Metiner mazbatanın iade edildiği günü ve Tayyip’in bayılmasını şöyle aktarıyordu:
“Tayyip Erdoğan, Mustafa Baş’m tercih oylarıyla önüne geçip seçildiğini öğrendiğinde -yanında olduğum için biliyorum- sinirin¬den düşüp bayılmıştı. Çünkü bu durum teşkilat disiplinine ve milli görüş geleneğine aykırıydı, kabul edilemezdi…”
Bu Tayyip’in ne ilk bayılmasıydı ne de son, Belediye başkanlı¬ğında da bayıldı, Başbakanlığında da… Çünkü Tayyip Sara hasta¬sıydı. Hastalığından dolayı kontrolden çıkınca da düşüp bayılıyor¬du…
Neyse biz yine dönelim Tayyip’in çocukluğuna;
Hayatının önemli bir bölümünün İstanbul’un en eski yerleşim yerlerinden biri olan Kasımpaşa’da geçtiğini ve 5 çocuklu ailenin yoksulluğu içinde büyüdüğünü anlatan Erdoğan, kâğıtlı şeker sata¬rak hem okul masrafını çıkardığını hem de annesine bile harçlık verdiğini söylüyordu. Derken ilkokul bitiverdi. İstanbul İmam Hatip Lisesi’ne yazıldı. Bu okulun harçlığı kâğıt şekeri satmakla karşılan-mazdı.
ERGÜN POYRAZ
Yatılı okuyor, babası haftada 2,5 TL. veriyordu ona. O hafta sonlarında top sahalarına gider, su satardı. Yol parası vermemek için Kasımpaşa’dan Eminönü’ne yürüyerek gider. Bazı günler ak¬şamdan simit alırdı fırından. Bayat simit alırdı. Annesi onu buhara yatırırdı. O zaman simit 10 kuruştu. 2.5 kuruşa tanesini alır, 5 kuru¬şa satardı.
Tayyip’in o günlerdeki bu deneyimini bu güne geldiğinde kur¬duğu siyasi partinin yaşama geçirilmesinde görülecekti. Kurduğu partiye Milli Görüş camiasından laiklik ve irticai faaliyetleri ile ünle¬nen insanlan dahil ediyor, adeta bunlan da buharla yumuşatıp taze diye sattığı simitler gibi buhara yatırıyor, “Yenilikçi Hareket” adıyla lanse ediyordu. Ancak bu sefer kimseye yediremiyordu. Tayyip’i yi¬ne kendisinden dinleyelim:
“Okuldaki şiir okuma yanşmalanna, liseler arası münazaralar¬dan, kompozisyon yanşmalanna; atletizmden, futbol turnuvalarına kadar her türlü sportif, sosyal ve kültürel etkinliklere zevkle, kazan ma azmi ve gayretiyle katılırdım…”
Küçükken Kur’anı öğrendiğini söyledi ama
Tayyip, daha küçücük bir çocukken Kur’an okumayı öğrendiği¬ni, camiye gidip namaz kıldığını, oruç tuttuğunu anlatıyordu. Hatta İlkokulda müdürü İhsan Aksoy’un sınıfta “Kim namaz kılacak” diye sorduğunda bir tek kendinin parmak kaldırdığını söylüyordu. Öğret¬menin sınıfın ortasına bir gazete sererek “Haydi kıl bakalım” deme¬sine, “olmaz, bu gazetenin üzerinde resim var, namaz kılınmaz” di¬ye cevap verdiğini belirtiyor, yine aynı müdürün isteği ile İmam Ha¬tip’e gittiğini anlatıyordu.
“Küçük yaşta Kur’an okumayı öğrendim” diyen Tayyip, İmam Hatip’te Kur’an-ı Kerim ve Arapça’dan bütünlemeye kalıyordu.
Tayyip, 2 Nisan 1997 tarihinde Musa Ağacık ile yaptığı röpor-
26
27
MUSA’NIN ÇOCUKLAR^ _
tajında; “Ezberlediğiniz Kur’anm anlamını da öğrenmeye başladığı¬nızda, sizin bir defa muhakeme kabiliyetiniz zenginleşir. Ve zengin¬leşmiştir. İstanbul’a da Belediye Başkanı olmuşumdur.” diyor an¬cak, AKP’nin kuruluş aşamasında “Sakalı düzgün ve iyi Kur’an okuyan insanlara değil, Türkiye’yi yönetebilecek kadrolara ihtiyaç var” şeklinde konuşuyordu…
15 yaşında Camialtı Spor Kulübü’nden transfer teklifi aldığını söyleyen Erdoğan 1969 yılında transferine o günün parası ile 1.000 TL. ödendiğini belirtiyor, Camialtı Spor Kulübünde oynar¬ken İstanbul genç karmasına seçildiğini de ekliyordu. Tayyip o gün¬leri şöyle yâd ediyordu:
“Rahmetli babam futbolun eğitim hayatımı menfi etkileyeceğini düşündüğünden bana izin vermezdi. Hep gizli gizli oynardım. İstan¬bul genç karmasındayken veli muvafakatini imzalamadığı için Tür¬kiye şampiyonasına gidemedim.
İmam Hatip Okulu’ndan 1973 yılında mezun oldum. Marmara Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesini kazandım. Bu arada Camialtı Spor Kulübü’nden İ.E.T.T’ye transfer oldum. Bele¬diyeciliğim ilk olarak İ.E.T.T ile başlamış oldu. 1976 yılında İ.E.TT futbol takımı İstanbul şampiyonu oldu. 12 Eylül 1980 sonrası İ.E.T.T’den ayrılmak zorunda kaldım. 16 senelik futbol hayatıma 12 Eylül 1980 sonrası noktayı koymuştum.”
Tayyip ve MTTB
“Üniversite yıllarında aktif sosyal ve siyasi hayatın içinde yer al¬maya başlamıştım” şeklinde konuşan Tayyip, Nesil Yaymİan’nca basımı yapılan “Bu Şarkı Burada Bitmez” adlı ve kendisiyle söyleşi şeklinde yayınlanan kitabında Milli Türk Talebe Birligi’nde Kültür Müdürü olduğunu söylüyordu.
Uğur Mumcu, 8 Nisan 1988 tarihli “Rabıta ve CIA” başlıklı ya-
Zo
ERGÜN POYRAZ
zisında, İstanbul’da Rabıta örgütüne bağlı kuruluşları, yine Rabıta örgütünce yayınlanan “A World Guide to Organizations of Islamic Activites” adlı kitabına dayanarak açıklıyordu. Rabıta’ya bağlı kuru¬luşların başında Milli Türk Talebe Birliği gelirken, onu Doğu Türkis¬tan Göçmenler Derneği ve The Instute of Islamic Studies-Universi-te of istanbul izliyordu. Mumcu, Rabıta ve ClA’nın Türkiye’deki bağlantıları ile ilgili şunları aktarıyordu:
“İslamcı ve Amerikancı akımların bugün için birleştikleri iki ad¬res vardır. Bu adreslerden biri “Rabıta” öteki de “CIA”dır.
Rabıta ve CIA, bu gibi konularda iç içe, yan yana ve omuz omuzadır.
Rabıta, halifeliğini Suudi Kralı’nın yapacağı bir “İslam Enter¬nasyonalizmi” peşindedir. CIA ise, Sovyetler Birliği’ndeki Müslü¬man azınlığı kışkırtma stratejisi uygulamaktadır.
Seminerler… Toplantılar… Bunlara bir diyeceğimiz yok. Her konu böyle toplantılarda açıkça tartışılmalıdır.
Bir tek koşulla:
Yabancıların Türkiye’yi ipotek edici planlarına dikkat ederek…
Türkiye bir İslamcı devlet değildir; laiktir, laik kalmalıdır. Ve la¬ik kalacaktır. Amerikancı bütün etkilere karşı Türkiye, kendi bağım¬sız siyasetini kendi çizecek ve bu siyaseti yine kendisi uygulayacak¬tır…”
Tayyip ve Necip Fazıl
Necip Fazıl Kısakürek’i yakından tanıyan herkesin birleştiği or¬tak konu onun hızlı bir Atatürk düşmanı olmasıydı. Şeriatçılığı ve ABD’ye yakınlığı diğer özelliklerindendi. Necip Fazıl; 5816 sayılı Atatürk’ü koruma yasası uyarınca İstanbul Toplu Basın Mahkeme¬lerince 8.7.1981 tarihli ve 1977-137 sayılı kararı ile Atatürk’e ha¬karetten mahkûm edilmiş, bu mahkûmiyet kararı Yargıtay 9. Ceza
29
ERGÜN POYRAZ
MUSA’NIN ÇOCUKl^RI
Dairesi’nin 17.2.1982 tarih 1982-13 esas ve 1982-786 sayılı ka¬rarı ile onanmıştı.
Necip Fazıl, İslami Büyük Doğu Akıncıları İBDA’nın fikir baba¬sı ve kurucularındandı. 80′li yıllarda “Şeriat İçin Silahlı Mücadele” söylemiyle yola çıkan İBDA-C’liler PKK’hlar için “Gerilla” derken, her şehit olan asker ve polisimizin ardından baklava ziyafetleri ver¬diklerini yayınlarında övünçle anlatıyorlardı. Bu yayınlara bayram tebriki gönderen isimlerin arasında Tayyip Erdoğan da yer almıştı.
ÎBDA’cıların yayın organı olan Taraf dergisini Erdoğan’ın Ke¬mal Abisi, yani Maliye Bakanı Kemal Unaktan’m kurucusu olduğu, yönetiminde yer aldığı, müdürlüğünü yaptığı Al Baraka’nın reklâm¬ları süslüyordu.
Taraf Dergisi’nin “Mayıs 1992″ tarihli sayısının arka kapağın¬da Al Baraka’nın tam sayfa ilam yer alırken, 45. sayfasında “Aydın¬lık Savaşçılan Gecesi”ne dönemin Fatih RP İlçe Teşkilatı Başkanı M. Ali Şahin’in tebrik ve mesajları, “Kafir Devlet Yıkacağız Bbet” şeklindeki sloganlar arasında okunuyordu.
Tayyip Erdoğan Necip Fazıl Kısakürek ile olan ilişkilerini de
şöyle anlatıyordu:
“Onunla en önemli hatıramız şu; Allah rahmet eylesin, o za¬man Milli Türk Talebe Birliği olarak Üstada bir jübile gecesi yapa¬cağız. Ve bu jübile gecesi ile ilgili o gece kim takdimini yapacak? Sakarya ve Zindandan Mehmet’e Mektup’u kimler okuyacak?
O zaman bir arkadaşımız daha vardı. O da şiiri güzel okuyan arkadaşlardan biriydi. Milli Türk Talebe Birliği’nin o büyük salo¬nunda, Genel Başkanımız Rüştü Ecevit ile birlikte oturdular. Biz de o arkadaşla hazırlıklarımızı yaptık. Üstadımızın takdimini yapacağız. Ben o zaman Talebe Birliğinde kültür müdürüydüm. Arkadaşa dedim, ‘önce sen hazırlığını takdim et’.
A4 sayfasıyla 4 sayfalık takdim hazırlamış, ikinci sayfanın sonu-
30
aelmişü ki, Üstadın mimikleri felan birbirine karıştı. Böyle doğ¬ruldu, ayağa kalktı, “Sen” dedi “adamın belini getirirsin, belini”. O arkadaşıma öyle deyince ben kızardım, bozardım. Ben o kıvraklığı o anda kavrayamadım tabi. Daha sonradan düşündük ki o kadar övmeye karşı adam dayanamaz.
Benim de avuç içi kadar öğrenciyken kitap özetlerini çıkarmak
için kullandığımız kâğıtlardan iki fişe hazırladığım takdimim vardı,
îşte “Bizi 4 kıtaya, 7 iklime hâkim kılan ruhun mimarı…. Üstad Ne¬
cip Fazıl vs ”
“Bu genç takdimi yapsın” dedi. Ve takdimi bize verdi. Ondan sonra sıra geldi şiirlere. Şimdi şiirde de arkadaş Sakarya’yı okudu. Zindandan Mehmet’e Gelen Mektup’a gelince, manayla uygun düş¬meyen bir ses ayarlaması içindeydi arkadaşımız. Tabi o manayla uygun düşmeyen tempoyu tutunca, Üstad Necip Fazıl orada da “şi¬irimin ırzına geçtin” dedi.
Zindandan Mehmet’e Mektup’u ben okudum; onu bana verdi, Sakarya’yı da o arkadaşımıza verdi. Ve böylece jübilesini yapmıştık. Bu, Üstadla olan bir hauramızdı.”
Tayyip Erdoğan, “Milli Türk Talebe Birliği’ndeki görev yıllarım¬dan sonra, 1976 yılında M.S.P Beyoğlu Gençlik Kolu Başkanlığı’na ve aynı yıl MSP İstanbul İl Başkanlığı’na seçildim.” diyerek hayatı¬nın bazı bölümlerini anlatıyordu.
Tebliğ, cihad ve şiddet
Ruşen Çakır ve Fehmi Çalmuk; “Tayyip Erdoğan, Bir Değişi¬min Öyküsü” adh kitaplarında MSP’li Tayyip hakkında şunları akta¬rıyorlardı:
“İlk durak MSP Beyoğlu Gençlik Kolu Başkanhğı’ydı. Beyoğlu onun siyasi serüveninde bir nevi karargâhtı. Babası da, annesi de oğullarının aktif olmasına karŞ1 değillerdi….
31
MUSA’NIN ÇOCUKLARİ
Erdoğan gençlik lideriydi. Toplantılarda arkadaşlarının karşı¬sında daha derli toplu, daha düzgün konuşmalıydı. Heyecanını yen¬meliydi. Telaffuzuna, üslubuna dikkat etmeliydi. Konuşmalarına iyi hazırlanmalıydı. Evden okula yürüyerek gidip gelirken Haliç Rıhü-mı’ndan geçerdi. Bir ara gözü limana demirlenmiş büyük gemilere takıldı. Bunlar yıllardır burada duran işadamı AH İpar’m, bir nevi el konulmuş gemileriydi. Bunları gözüne kestirdi. Artık okuldan her çı¬kışında buraya geliyor, geminin güvertesine çıkıyor, yönünü denize dönüyor ve konuşmaları prova ediyordu. Konuşmaya, ya “Essela-mü Aleyküm” diyerek ya da besmele çekerek başlıyor ve şöyle ses¬leniyordu: “Kalpleri müstakbel ve büyük bir İslami fethin heyecanı ile çarpan aziz kardeşlerim!”
Defalarca aynı konuşmayı tekrarlıyordu. Elindeki metni bağıra bağıra okuyordu. Konuşmalarının sonu ise şöyle bitiyordu. “Benim Mücahid Kardeşlerim! Yolunuz, alnınız gibi açık olsun!”
Bir tarafta MTTB, diğer tarafta Akıncılar olmasına karşın Tay-yip Erdoğan, MSP İstanbul Gençlik Kolları Başkanlığı sırasında ina¬nılmaz bir denge kurmuştu. Bütün İslami gençlik hareketi, neredey¬se, MSP Gençlik Kolları tarafından yönlendiriliyordu. Tayyip Erdo¬ğan’ın ekibi, örneğin; şaibeli bir şekilde Fatih Camii avlusunda öl¬dürülen Metin Yüksel’in cenazesinde çok etkin bir rol oynamadılar. MSP İstanbul Gençlik Teşkilatı “Metin’in kavgası sürdürülecektir” şeklinde bir açıklamayı 9 Mart 1979 tarihli Sebil Dergisi’ne yapıyor¬du.
MSP İstanbul İl Gençlik Kollan Başkanlığı 25 Şubat 1979′da Milli Gazete’ye verdiği taziye ilanında ise, saldırganları isim verme¬den “Beşeri sistemlerin kölesi, inancımızın istismarcısı münafık zih niyetler” diye tanımlanıyordu…
Erdoğan, MSP gençliğini şöyle tanımlıyordu: Milli Selame Gençliği, yok olma pahasına zulmetten nura haykırmaya memur









"Sponsorlu Bağlantılar"

 
"Sponsorlu Bağlantılar"



  #2 (permalink)  
Alt 09-09-2007, 17:48
street fame street fame isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Standart --->: ergun poyraz-musanın çoçukları

32
ERGUN POYRAZ
dur. Zulmeti nuruyla yırtmaya taliptir. Gençliğimiz, ilahi davaya ulaşmak için, dikenli yollara taliptir. Cihad takatin son noktasına kadardır. Attığımız her adımın bir karşılığı vardır. Günümüzde haçlı zihniyeti eskiye oranla daha modernize edilmiş bir şekilde karşımız¬dadır. AET, IMF ve OECD bunların örnekleridir. Bu itibarla Milli Selamet Gençliği’nin küfre karşı yılmadan mücadele edeceğine ina¬nıyorum.
MSP İstanbul Gençlik Kollan, Mayıs 1980′de büyük bir gövde gösterisine hazırlandı. İstanbul’un fethinin 527. yıldönümünde Spor ve Sergi Sarayı’nı tıka basa doldurmayı başaran gençlik örgü¬tü, canhıraş bir şekilde kürsüdeki konuşmacıyı alkışlıyor, onun lehi¬ne sloganlar atıyordu.
Sebil Dergisi “Şaha kalkan bir at sırtında olduğu intibahını ve¬ren heyecanlı konuşmacı”nın İslami gençlere şöyle hitap ettiğini naklediyor: “Hayat büyük bir velinin ifade ettiği gibi iman ve Ci-had’dan ibarettir.
Konuşmacı Erdoğan’dan başkası değildi. Erdoğan konuşma¬sında, salonu dolduran gençleri, “Hazır asker” olarak tanımlıyor ve onlara şöyle sesleniyordu: “Sizler bu müstakbel fetih hareketinin bi¬rer askerisiniz…”
Çalmuk ve Çakır, Erdoğan’ın şu sözlerini de aktarıyorlardı:
“…Davamız kuru kavga ve cihangirlik davası değildir. Allah’ın dinini yaymak ve hükmünü galip kılmak davasıdır. Bu davanın bi¬rinci şiarı, sulh ve müsalemettir. Bugün, İslam’dan bihaber olduğu ‘Çin anarşinin gayyasına düşmüş olan vatan çocuklarının kurtarıl¬masını, henüz hakka meyletmemiş olan resmi kuvvetlerden bekle¬meyiniz. Onlan, öleni ve öldüreni itibariyle de kurtaracak bulunan nesil sizsiniz. İslam’ı iyi öğrenerek, mükemmel yaşayarak, hikmetli ye güzel bir suretle tebliğ ederek, hak ve hakikatin galebesini sizler ağlayacaksınız…
33
MUSA’NIN ÇOCUKLARİ
ERGÜN POYRAZ
Tayyip ve tarikat
80 Öncesi İstanbul da, bugün olduğu gibi, adeta bir tarikat cen¬netiydi. Nakşîlikten Süleymancılığa, Süleymancılıktan Nurculuğa, Nurculuktan Kadiriliğe, Kadirilikten Rufailiğe kadar boy boy desen desen irili ufaklı onlarca yüzlerce tarikat…
Nakşibendîliğin İsmail ağa ve İskenderpaşa kollan siyasetçile¬rin, yazar, fikir ve işadamları ile kamu görevlilerinin ikinci adresi du¬rumundaydı. İsmailağa cemaatinin kuralları son derece ağırdı; sa¬kal bırakmanız, cüppe, çarşaf ve şalvar giymeniz gerekirken, sarık takmayı ihmal etmemeniz de şartlar arasındaydı.
Tayyip kolay olanı seçti ve rotasını İskenderpaşa Dergâhı’na çevirdi. Zaten Erbakan ve arkadaşları da aynı cemaattandı. Vakit geçirmeden Mehmet Zahit Kotku’nun sohbetlerine katıldı. Ve tari¬katlarla irtibatını hiç kesmedi.
İstanbul’da yapılan Habitat toplantılarında sunulan tarikatlar aleyhindeki raporlara tepkilerini dile getirerek şunları söyledi:
“Raporda, ülkemizde gerçek sivil toplum kuruluşları olan dini grup ve cemaatler, bölücü teşkilatlar olarak takdim edilmiştir. Oysa gerçek sivil toplum kuruluşları, dini tarikat ve cemaatlerdir. Dini ta¬rikat ve cemaatlerdir…”
Asker oldu Piyade
Tayyip İETT’de futbol oynarken şort giydiği için “Günahkâr ol¬duğumu biliyorum” diyor, sözde sakallarını kesmemek için buradan ayrıldığını anlatıyordu. İETT’den aynlmasınm ardından sucukçuda çalışmaya başlıyordu. Sucuk imalatçısı şirket, Tayyip’in askerdey¬ken maaşını ödemeye devam ediyordu.
31 Mart 1982 tarihinde Yedek subay adayı olarak askere gitti. Acemi eğitimini Tuzla Yedeksubay Piyade Okulu’nda yaptı. Burada eğitimlerini tamamlayanlar kura ile birliklerine gönderiliyorlardı. İs-
34
tanbul’da ikamet edenlerin İstanbul ve bağlı yerlere gitmeleri im¬kânsızdı. Tayyip, kuralar çekilirken bu durumu bildiği halde, evine en yakın yer olarak düşündüğü Haramidere veya Davutpaşa’yı istiyor; “Ya-rabbi bana İstanbul’a en yakın yeri ver” diye dua ettiğini söylüyordu. Tayyip askerde dua ederken, Emine de evde dualarını eksik etmediğini anlatıyordu. Tayyip, duasının kabulüne çok güvenemediğinden olacak şirket(!) arkadaşlarından da destek istemeyi ihmal etmiyordu.
Şirket devreye giriyor ve usta askerliği Davutpaşa’dan daha ya¬kın olan Hasdal’a çıkıyordu. Gerçi Kasımpaşa’da askeri birlik olsa oraya da gönderilirdi. Tayyip’in ikametgâhında Piyade birliği olma¬dığı için, evine yirmi dakikalık mesafede Kâğıthane- Hasdal’da bu¬lunan 3. Kolordu’ya bağlı 6. Piyade Tümeni, 77. Piyade Alayı A. Kh. Srv. Bölüğü’nde kalan askerliğini tamamlayacaktı. Erdoğan as¬kerliği süresince evci çıkmış, akşamlan evine gitmiş, böylece askerli¬ğini bir nevi evinde Emine’sinin yanında geçirmişti.
Tayyip’in 31.7.1983 tarihli P. Yzb. Sefa Erdoğan imzalı, Mu¬vazzaflık devrine ait sütunda; “Takım Komutanı” olarak askerliğini yaptığı, 20.6.1983- 30.6.1983 tarihleri arasında 10 gün, yine bu¬nun ardından 30.6.1983-30.7.1983 dönemi arasında da 30 gün izin kullanarak askerliğini bitirdiği belirtiliyordu.
Tayyip Erdoğan, askerlik anılarını anlatırken, ticaret tecrübesi nedeniyle kantin subayı olduğunu anlatıyordu. Zamanla kantin sayı¬sını fazlalaştırdığını, buraları kâr eden birer işletme haline getirdiği¬ni vurguluyordu. Erdoğan askerlik olgusunu şöyle yorumluyordu.-
“Askersiz bir toplum düşünemiyorum. Hatta karşılaştığımda paşalara diyorum ki, bugün bütün orman arazilerini askeri alan ilan edelim yahut kontrolü size verelim.”
Tayyip askerliği boyunca kendine maddi destekte bulunan şir¬kete teskeresinin ardından geri dönüyor, burada müdürlüğe kadar yükseliyordu.
35
MUSA’NIN ÇOCUKLARI
Bir garip love story
Emine Hanım ile Tayyip’in evliliğe giden görüşmelerini, Ruşen Çakır ve Fehmi Çalmuk “Tayyip Erdoğan” adlı kitaplarında adeta destanlaştınr, yeni bir “Leyla ile Mecnun” hikâyesi yaratmaya çalı¬şırlar. Nasıl mı? İzleyelim:
“Tarih yaprakları 1977 yılını gösterdiğinde Tayyip Erdoğan’ın hayatında yeni bir dönem başlıyordu. Kasımpaşa’nın serde delikan¬lısı, İstanbul gençliğinin “Reis” diye hitap ettiği Erdoğan, o güne ka¬dar tadamadıgı bir duygunun peşinden gidecekti.
Bu dönemde İstanbul’da MSP çizgisinde faaliyet gösteren bir kadın derneği vardı; İdealist Hanımlar Derneği. Aslen Siirtli olan Emine Hanım, İstanbul Fatih’te doğmuş, Üsküdar’da büyümüştü. Kız sanat okulunun orta kısmından, ailevi nedenlerle, ayrılmıştı. Üs¬küdar’da muhafazakâr ailesiyle oturan Emine Hanım, Islami ilkele¬rin toplumda yeniden ihya edilebilmesi için ne yapılması gerektiğini düşünürken, Şule Yüksel Şenler’in öncülüğünde kurulan İdealist Kadınlar Derneği’ne üye oldu. Üsküdar Balık Pazarı’nın üstünde ki¬raladıkları yerde faaliyet sürdüren dernek yöneticileri Tepebaşı’nda MSP’nin düzenlediği toplantıya katılmak için yola çıktılar.”
Ayla Özcan Bir Harf Yayınlarından çıkan “Emine Erdoğan” adlı kitabında Çakır ve Çalmuk’u gölgede bırakan masallarla Emine ve Tayyip’i adeta göklere çıkarıyordu. İşte Özcan’ın kaleminden Tayyip ve Emine aşkı:
“1977 yılı Emine (Gül)Baran için çok önemliydi. O gün yine Şule Yüksel Şenlerle ertesi güne dair bir plan yap¬mışlardı. MSP Genel Başkanı Necmeddin Erbakan’ın Taksim Tepebaşı’ ndaki gazinoda düzenlenen, kadınların da katılacağı, bir toplantıya gitmek için sözleştiler. Şule Hanımı bu toplantıya ikna eder 23 yaşındaki Tayyip Erdoğan’dı. O sırada eşinden yeni boşanmış olan Şule Yüksel Şenler’in dışarıdaki işlerini Tayyip Erdoğan yap
36
ERGÜN POYRAZ mak için talip olmuştu. “Sen çıkma, zaten yeterince koşturuyorsun abla, bırak dışarıdaki işleri biz yaparız” diyecek kadar da Şule Abla¬sını çok sevmekteydi.
“O gece Emine için hayaü boyunca unutamayacağı bir gece olacaktı. Çünkü Emine, hayatının erkeğini, 4 çocuğun babasını, âşık olduğu adamı rüyasında görecekti. İnsanın bu hikâyeye gerçek¬ten inanası gelmiyor. Türk filmlerinin senaryolarından çıkmış gibi, oysa gerçeğin ta kendisi…”
Özcan, Emine Erdoğan’ın anlattıklarının ucuz Yeşilçam senar¬yolarını andırdığını bir nevi itiraf ediyor, ama arkasından kitabının kahramanını üzmemek için olsa gerek sanki kendi yaşamış gibi “Gerçeğin ta kendisi” diyebiliyordu. Gerçekten de anlaülan olay ba¬sit keramet masalı ve yerli film senaryosu ile bulamaç yapılan ve in¬sanlar üzerinde etki bırakmayı amaçlayan bir garip kurgu, bir garip hikâye, bir garip reklâm!.. Neyse biz yine dönelim Tayyip ve Emi-ne’nin aşkına(l):
“Ertesi gün, Şule Yüksel Şenler’le buluşup Necmeddin Erba¬kan’ın geleceği toplantıya gitmek üzere yola çıkblar. Toplantının ol¬duğu Tepebaşı’ndaki bir salona geldiler. MSP lideri Necmeddin Er-bakan salona gelmeden, konuşma öncesi, 23 yaşında, zayıf, uzun boylu, krem rengi takım elbise giymiş, siyasi çizgisini temsil eden in¬ce bıyıklı delikanlının konuşmaları ve şiirleri herkesi heyecanlandır¬mıştı. O kişi MSP İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan başkası değildi. Tıpkı şimdi olduğu gibi, henüz 23′ündeki delikanlı, o zaman da çok iyi bir hatipti. Salondakiler Recep Tayyip Erdo-San’ı dikkatle dinlemeye çalışsalar da heyecanları baskın geliyordu. Başbakan Yardımcısı MSP Genel Başkanı Necmeddin Erbakan’ın gelme vakti yaklaştıkça tansiyon artıyordu. Genç Tayyip’in konuş¬ması bittiğinde herkes ayakta alkışlamaya başladı.
Salonda kadın dinleyicilerin arasında biri vardı ki, hiç kimsenin
37
MUSA’NIN ÇOCUKLARİ
kalbi onun kadar hızlı atmıyordu. Hiç kimsenin yüregindeki ateş onun ki kadar yanmıyordu. Rüyasında gördüğü adam karşısınday¬dı, şaşkınlık ile heyecan birbirine karışmışü.
Tepebaşı’ndaki toplantıya birlikte geldikleri Şule ablası Emi¬ne’de farklı bir ruh hali sezmişti. Emine Gülbaran’m yüregindeki yangın, yüzüne yansımıştı. Sonraki günlerde neler olduğunu Şule Hanım Emine’nin ağzından dinleyecekti.
O gün Tayyip Erdoğan’ın gözünde de bir yıldız parladı, o da Emine Gülbaran’ı fark etmişti. Ön sırada oturan genç kadının kimli¬ğini merak etti ansızın.
Aşk yolculuğu
“Emine Erdoğan” adlı kitabın 56. sayfasının başlığı “Zorlu ama güzel bir aşk yolculuğu başlıyor” idi.
“Emine çok güzel ve alımlı bir kızdı”, hemen “TV’lerdeki gö¬rüntülere, gazetelerdeki fotoğraflara mı inanalım sana mı” diye söy¬lenerek ters ters bakmayın, bunu ben demiyorum kitabın yazarı Ay¬la Özcan söylüyor ve devam ediyor:
“Bir giydiğini bir daha giymezdi. Çok titiz, kişiliği oturmuş, ağır başlı, konuşurken çevresindeki herkesi etkilemeyi bilen yardımsever bir kızdı…”
Yine kitabın 60. sayfasında bir giydiğini bir daha giymemesinin yanında Emine Şenlikoğlu’nun “Bir başörtü bir daha başında ol¬maz” sözleri yer alıyordu.
Şimdi burada duralım… Titizliği, kişiliği ayrıca tartışılır ancak “Bir giydiğini bir daha giymemesi”, “Bir taktığı başörtüsünü bir da¬ha takmaması” oldukça garip. Böyle bir davranışı sergileyen birinin maddi yönden iyice rahat olması gerekiyordu. Yine aynı kitabın 52. sayfasındaki bilgilere(!) göre vaktinin büyük bir kısmını vakıf ve der¬neklerde geçiren Emine Gülbaran’ın abisi Ali’nin; “Hiçbir zaman
ERGUN POYRAZ
varlıklı bir aile olmadık” sözleri yer alıyordu. Ali Gülbaran konuş¬masını şöyle sürdürüyordu:
“Hiçbir zaman varlıklı bir aile olmadık, ama babamız bizi kim¬seye muhtaç etmedi. Kardeşim Emine, çok şirin ve sevimli bir ço¬cuktu. Çok zekiydi. Büyüdükten sonra da hiç değişmedi…”
Tayip, Başbakan olduğunda da Emine’nin başörtüsü haber oluyordu. Bu haberlerden biri de örtünün fiyatıydı. Emine’nin bir takıp bir daha kullanmadığı Türban’ın fiyatı, asgari ücretlinin 1,5 -2 aylık çalışmasının karşılığıydı.
Emine Erdoğan’a övgüler düzülen kitapta başörtü ve giyimi ve süslenmesi ile ilgili bügüer de şöyle veriliyordu:
“Onu yakından tanıyan dostları ve arkadaşları Emine Erdo¬ğan’ın genç kızlığından beri yüzünden pudrasının, gözünden sür¬mesinin eksik olmadığını anlatıyorlar. Kimine göre sürmeyi sevme¬si, Arap kökenli olmasından, kimine göre de süsüne düşkün olma¬sından kaynaklanıyor…”
Kaportası bozuklar
Emine’nin makyaj yapması kendini övmek için yazılan kitapta açıkça belirtiliyor, iltifatlara mahzar oluyordu. Oysa Tayyip, makyaj yapan kadınları “kaportası bozuk arabalara” benzetiyor, cevabı Er-bakan’ın kızından alıyordu: “Herkes kendi işine baksın”.
First Leydi olduktan sonra, en çok kıyafetleriyle eleştirilen Emi¬ne Erdoğan, güzel giyinmeyi hayatının her. döneminde önemsedi. First Leydi olması onun kıyafetlere olan düşkünlüğünde hiçbir deği¬şiklik yapmadı. Sadece tarzını ve markalarını değiştirdi. Artık eskiye oranla giysilerine daha çok para harcıyor, daha özenli, hatta vücut hatlarını ortaya çıkaran kıyafetleri bile rahatlıkla giyebiliyordu:
Milli Görüş’ün Hatipleri, Milli Gençlik Vakıfları’nda, RP Teşki-latları’nda; pantolon giyen, makyaj yapan kadınların lanetlenmiş ol-
38
39
MUSA’NIN ÇOCUKLARI
duklarını bağıra bağıra anlatıyorlardı. AKP iktidar olup, Emine Ha¬nım etek altından pantolon giymeye başlayınca, o hatipler de Kana! 7 ekranlarında çark ediyorlar, eğiliyorlar, bükülüyorlar, kıvır kıvır kı¬vırıyorlar, pardon, gelişerek değişiyorlar, ve ardından “pantolona adeta fetva veriyorlardı”
Tayyip, Başbakan olduğunda “Dini kullandık” demiş, Bakan M. Ali Şahin de “Siyasette dini kullandık” açıklamasında bulunmuş¬tu. Milli Görüşün Hatipleri de “Allah’ın emri mi, yoksa Tayyip’in gönlü mü” ikileminde tercihlerini Tayyip’ten yana kullanıyorlardı…
Neyse biz yine dönelim Emine’ye:
“2003 yılında Tayyip Erdoğan’ın başbakan olmasından sonra, bütün gözlerin çevrildiği Emine Erdoğan, kıyafetleri yüzünden sü¬rekli eleştirildi. Dünyanın en ünlü markalarını hep giydi. Hatta öyle ki, uyum olsun diye kol saatlerinin kordonlarının rengi ile başörtüsü¬nün rengini aynı yaptı. Taktiği başörtülerinin fiyat havalarda uçuştu. Kimine göre 500 YTL, kimine göre 750 YTL’lik başörtüler taktı.
Seçimler öncesi gecekondu ve fakirlik edebiyatı yapan Emine Erdoğan, hükümet olmalarından sonra; Louis Vuitton, Gucci, Fen¬di, Furla, Fila, Celine, Prada gibi moda ve marka devlerine ait çanta ve gözlüklerinden asla vazgeçmiyordu.
Kitap baştan sona Emine Erdoğan övgüsüyle geçiyor, Emine Erdoğan hak etmediği iltifatlara boğuluyordu. Kitapta giydikleri bile övülürken, basının ve giyimini yakından görenlerin “Rüküş” olarak tanımlamaları net bir şekilde ortaya konamıyordu.
Amerika gezisinde yakasına taktığı kocaman gül günlerce alay konusu oldu. Yine bir başka gezide beline taktığı iri fiyonk herkesi güldürdü. Yunanistan gezisi ise tam bir komediydi. Akropolis’in taş¬lı yolarında incecik topuklu ayakkabılarla yürümeye kalkması fiyas¬koyla sonuçlanmış, Karamanlis’in eşi Nataşa’nın koluna girerek ge¬ziyi tamamlayabilmişti.
ERGUN POYRAZ
Tayyip’in dostu Kosta, Erdoğanlan Yunanistan’dan uğurlarken Emine’yi kollarından tutup öpüyordu. Ve ardından fırtına kopuyor, gazetelere bu olayın fotoğraflarının yayınlanmaması için ricacılar gönderiliyordu:
Tayyip’in basın danışmanlarından Ahmet Tezcan’ın fotoğrafın yayınlatılmaması ile ilgili söyleşi yaptığı isimle aralarında şu konuş¬ma geçiyordu:
“Fotoğraftan konu açılmışken, siz daha önce Yunanistan Baş¬bakanı Kostas Simitis’in Emine Erdoğan’ı öptüğü fotoğrafı da ya¬yınlatmadığınız için eleştirilmiştiniz… “Yok öyle bir şey!”…
Peki, işin aslı neydi?
“Ben bir kadın olarak o fotoğrafın Emine Hanım’ı rahatsız edeceğini düşünerek bir ricada bulundum. Bunu yaparlar ya da yapmazlar, o kendilerinin bileceği iştir…”
Olacağı buydu. Böyle olacağı daha baştan belliydi. Yunanistan Başbakanı Kostas, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın zevceleri Emine Erdoğan’ı yanaklarından şapur şupur öpüverdi. Hem de Erdo¬ğan’ın gözü önünde… Erdoğan, siyah gözlükleriyle bu enstantaneyi kara kara seyrediyordu. Yunanlı Kostas, Emine Erdoğan’ın yanak¬larından şapur şupur öperken “İsa Mesih’e şükür…” diyordu.
Emine Tayyib’i nasıl buldu
Şimdi burada biraz daha durup aynı kitabın 48. sayfasında Emine’nin annesi Hayriye’nin en yakın arkadaşı ve komşuları ve hatta Emine’nin “Sen benim ikinci annemsin” dediği İfakat Hay-dargil’in, açıklamalarına bakalım:
“Emine’nin çok çeyizi vardı. Hep ‘Yavruma Allah iyi bir kısmet versin, hayırlı bir kısmet’ diye annesi dua ederdi. Evinden dışarı çık¬mazdı. Bu Tayyib’i nasıl buldu ben de bilmiyorum. Zaten Hayriye Hanım da kimselere gelip gitmezdi…”
40
41
MUSA’NIN ÇOCUKLARİ
Şimdi karşımıza abisinin sözleri ile vaktinin çoğunu vakıf ve derneklerde geçiren Emine ile yine komşusu ve cici annesi İfakat’in sözleri ile evden hiç çıkmayan Emine çıkıyor… Üstelik bu açıklama¬lar aynı kitapta geçiyor, biri bizi işletiyor mu ne?
Neyse biz devam edelim aşk yolculuğuna(!)… Ayla Özcan “Emi¬ne Erdoğan” adlı kitabının 56. sayfasında anlatmaya devam ediyor: “… Tepebaşı’ndaki o toplantıdan sonra Emine’nin de, Tay¬yip’in de hayatı eskisi gibi olmayacaktı. Herşey ama herşey çok zor görünüyordu. Çünkü Tayyip’in annesi Tenzile Hanım, yine İdealist Hanımlar Dernegi’nden olan bir Karadenizli kızla Tayyip’i evlendir¬mek istiyordu. Emine de kızı tanıyordu. Kız başörtüsünden kara çarşafa girmişti. Şule Hanım, Tayyip Erdoğan’a geleceği açısından hiç iyi bir seçim olmayacağını söyledi. Tayyip Erdoğan da, annesiy¬le konuşup mutlaka bu meseleyi halledeceğini söyledi…
Şule Yüksel Şenler, Gülay Atasoy’un kaleme aldığı “Nasıl ör¬tündüler” adlı kitabında Emine ile Tayyip’in tanışmaları konusunda
şunları da söylüyordu:
“Tayyip Bey kürsüye çıktı. Gayet bakımlıydı. Hem şiirler oku¬yor, hem de güzel hitaplar ediyordu. O sahneye çıkmadan evvel biz de Emine’yle çevremizde gördüğümüz kişiler hakkında birbirimize fikirlerimizi söylüyorduk. Tayyip bey sahneye çıktığında ben Emi-ne’ye döndüm: ‘Tayyip ne güzel konuşuyor değil mi?’ dedim. Bir baktım, başı önüne eğik ve yüzü kıpkırmızı. ‘Evet, güzel’ falan dedi. Sesi titriyordu. Anladım bir şeyler, var. Daha sonra bir ara gözüm ilişti. O zamana kadar hiçbir hanıma bakmayan Tayyip Bey’in gözü de yanımda Emine’ye ara ara takılıyordu. Allah Allah dedim. Bir elektrik var ama dur bakalım dedim.
Bütün konuşmalar bitti. Salondan ayrılıyoruz. Tayyip bey beni sahne kenarına çağırdı ve çömeldi. Böylece Emine’yi daha yakın¬dan gördü. O gece ayrıldık. Biz vapurla dönüyoruz. Sordum Emine
ERG UN POYRAZ
sende bir hal var. Kimsede olmadı ama Tayyip Bey çıkınca senin yüzün gözün değişti. ‘Abla inanılmaz bir şey yaşadım. Dün gece rü¬yamda sakallı, cüppeli, başında sarık olan bir zat gördüm. Elini uzattı, birini işaret ediyordu. Sen bununla evleneceksin diyordu. Hiç tanımadığım birisi. Beyaza yakın krem renkli elbiseli, boylu poslu yakışıklı birisiydi. Zat yine ‘bak kızım bununla evleneceksin’ dedi; Çok değişik halde uyandım. Anneme bile anlatamadım. Bu¬gün oraya gittiğimde, Tayyip Bey’i sahnede gördüğümde tüylerimin ürperdiğini hissettim. Çünkü rüyamda gördüğüm, beyaz takım elbi¬seli adam karşımdaydı. Aynı şahsı, aynı elbise ile görünce Allah Al¬lah, demek ki bugün karşılaşacakmışım diye düşündüm…”
Şule Yüksel Şenler o günlerde Tayyip’in Akıncılar Derneği Başkanı olduğunu, Emine’nin de İdealist Hanımlar Derneği’nin 2. Başkanı olduğunu anlatıyordu…
Emine’nin künyesi
Emine Erdoğan’ın, 17216718520 no’lu T.C kimlik numarasın-daki bilgilere göre; 21.02.1955 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Cemal Gülbaran, 3.3.1926 yılında İstanbul’da dünyaya geliyor, an¬nesi Hayriye de 1921 yılında, aynı şehirde, gözlerini açıyordu.
Hayriye Hanım’ın Arap Cemal lakaplı Siirtli bir Arap olarak ta¬nınan, ancak Yahudi kökenli Cemal Gülbaran ile evlenmeden ön¬ceki soyadı “Mercan”dı. Fatih, Hasan Halife Mahallesi’ne kayıtlıydı. Cemal Gülbaran’ın annesi “Hanım”, İstanbul 1. Asliye Hukuk Mah¬kemesinin 26-8-1997 tarih ve 1997/871-541 sayılı kararı ile Hatmi” olan adına veda ederek, bu “Hanım” ismini alıyordu.
Emine Erdoğan’ın şeceresinde geçmişe doğru gidildiğinde il-Sinç isimler ortaya çıkıyordu:
Emine’nin babası Cemal’in babası yani Emine’nin dedesi Hamdi Ali’nin babasının adı Süleyman, annesinin adı ise Nili idi.
42
43
MUSA’NIN ÇOCUKLARİ
Nili’nin baba adı İsmail, anne adı ise Nasra’ydı. Gülbaran ailesinde¬ki diğer ilginç isimler ise; Üzeyir, Hacer, Fevziye, Yasin, Meho, Şey-
ma, Şuayb, Lut…,
Tayyip, sık sık eşinin Arap olduğunu vurguluyordu, ancak Gül¬baran ailesinin kütüğüne baktığımızda adeta orada da dede Hamdi Ali’den bu yana bir “değişim(!)” göze çarpıyordu.
Emine’nin, 20.01.1944 tevellütlü Hüseyin, 22.10.1948′te dün¬yaya gelen Hasan, 14.12.1950 doğumlu Eyüp adlı kardeşlerini 20.04.1952 yılında Ali takip ediyordu. Beş kardeşin en küçüğü olan Emine Erdoğan, Gülay Atasoy tarafından yazılan, “Nasıl ör¬tündüler” adlı kitabın 135. sayfasından öğrendiğimize göre ağabey¬lerinden gelen örtünme teklifi karşısında intihar bile etmeyi düşün¬düğünü şöyle anlatıyordu-.
“Kendisi örtüyle ilk gençlik yıllarında tanışmış. Ruhunda örtüye karşı bir sevgisi olduğu halde, bunu uygulamak ona çok zor gelmiş. “O kadar ki, ağabeyim bana örtünmem gerektiğini söylediği zaman intihar etmeyi bile düşünmüştüm” diyor.
Kendisine bu kadar zor gelen örtünme hikâyesini şöyle anlatı¬yor:
“Nasıl olurdu da örtünürdüm? Çevremde bir tane örneği yok¬tu. Köy gibi bir yerde olsam neyse… Orada dikkati çekmezdim. Ama burada olamazdı. Bu karışık duygular içerisindeyken bir vesile ile Şule Yüksel Şenler ile tanıştım. Bu tanışma, beni çok etkiledi. Böylelikle, bir Müslüman hanımın hem modern, hem kültürlü, hem de örtülü olabileceğini gördüm. Hemen, o anda örtünmeye karar verdim. O günden beri de, örtümü gururla taşıyorum.”
Kendisinin örtüye dönüşünü anlattıktan sonra, eğitim kurumla¬rımızdaki ve devlet dairelerindeki başörtüsü yasağını esefle karşılı¬yor. Ve bunu şöyle değerlendiriyor:
“Bu uygulama, buna sebebiyet verenlerin bir yüz karası olarak
ERGÜN POYRAZ
tarihe geçecektir. Fakat, her şeye rağmen bir gün mağdur edilen bu genç kızlarımız ve hanımlarımız Adil Düzen iktidarında, yönetici ko¬numuna geldikleri zaman, gerçek fikir ve inanç hürriyetinin nasıl ol¬ması gerektiğini gösterecektir…”
1-7 Mart 2007 tarihli Aktüel Dergisi’nin kapağına bakınca Emine’nin tam sayfa makyajlı fotoğrafını görüyorduk. Hey gidinin Tayyip’i! Bir zamanlar makyaj yapan kadınlar için “Kaportası bo¬zuk arabalar” tanımlaması yapıyordu. Ya neyse! Biz dönelim Aktü-el’deki bir garip değişim olayına: Tayyip Cumhurbaşkanı olmak isti¬yor ya, tabana şirin görünmek lazım düsturundan hareketle olacak, Aktüel Dergisi’nden Tuluhan Tekelioğlu günlerce uğraşarak araya ricacılar koyarak 11 Kasım 2004 tarihinde yaptığını belirttiği röpor¬tajı aradan geçen üç yıl içinde yayınlamıyor, her ne hîkmetse{!) 2007 Mart’mda açıklıyordu. Emine, daha önceki senelerde ağabey¬lerinin zoruyla örtündüğünü söylediği sözlerinin yanlış anlaşıldığını aslında gönlüyle örtündüğünü söylüyordu. Bunu 2004′te söylemiş de, ancak 2007 Mart’mda yayınlamak nasip olmuş. Haklı(!) Mart güzel ve bereketli bir aydır. Bir de Mart kan var ki, yağacağı yere göre değişir.
Emine Erdoğan, “Ben Adi Bir kürdüm” diyen İngiliz ajanı Kürt Said hakkında da kitabın 137. sayfasında şu övgüleri diziyordu:
“Zamanın Bediiüzzaman’ı Said Nursi Hazretlerinin eserlerinin bir kısmıyla tanışmam, örtüyle tanışmamdan bir süre sonra oldu. Bu eserlerin bilhassa İslam’ı yaşamayan Müslümanlar için çok fay¬dalı olacağına inanıyorum. İslam’ı yaşamaya çalışan insanların da, Risale-ı Nurların çok değişik görüş açıları sunması dolayısıyla dü¬şünce ufuklarını genişlettiğini ve güzelleştirdiğini düşünüyorum: Sa¬id Nursi Hazretlerini iyi anlamalıyız. Kendisi, her zaman batıla kar¬şı, Hakk’m yanında olup batılla mücadele etmiştir. Bu uğurda zin¬danlarda bile kalmıştır. Onu seviyorsak onun yolunda gitmeliyiz…”
44
45
ERGÜN POYRAZ
MUSA’NIN ÇOCUKLARİ
Aşkından bi deri bi kemik kaldı ama
Tayyip de hemen Şule Yüksel’in bürolarına gidiyor, “Abla beni o kızla evlendir” diyor ve ekliyor, “Ama annem katiyyen izin ver¬mez. Çünkü o beni Karadenizli bir kızla evlendirmek istiyor”.
Tayyip’in düşündüğü oluyor, annesi evlenmelerine şiddetle karşı çıkıyordu. Tayyip annesi ile konuştuğunda, annesinin gelin olarak Karadenizli kızı kabul edeceğini, Emine’yi ise istemediğini
görüyordu.
Tayyip bi deri bi kemik kalmış, iyice zayıflamıştı. Ve en sonun¬da, Tayyip ve Emine’nin iyice ısrarcı olmalarının sonucunda, Tenzi¬le Hanım’m inadı kınlıyor ve evlenmelerine izin veriyordu.
Tayyip ve Emine, 4 Temmuz 1978 tarihinde, Tepebaşı Gazi-nosu’nda dünyaevine giriyorlardı. Gözler düğünde onları tanıştıran, evlenmelerine vesile olan Şule Ablalarını arıyordu. Ama o yoktu. Çünkü dönemin Cumhurbaşkanına hakaretten 9 ay hüküm giymiş¬ti. Tayyip ile Emine’nin acelesi olduğundan, onun hapisten çıkması¬nı bekleyememiş, düğünlerini yapmışlardı.
Yeşilçam filmlerine taş çıkartacak bu senaryo ile ilgili olarak Emine Erdoğan, 2 Ekim 1994 tarihli Meydan Gazetesi’nde yapılan röportajda şunları söyler:
“Evet O beni beğendi, ben onu beğendim. Birbirimize yıldırım aşkıyla tutulduk. Ancak Tayyip Bey’le flört dahi etmeden evlen¬dik…”
Emine Hanım yıldırım aşkı ile vurulduklarından bahsederken, Tayyip, 20 Ekim 1996 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nden Gülden Aydın ile yaptığı söyleşide “Aşkı reddetmiyorum ama maalesef âşık olamıyorum” demişti. Yine Gülden Aydın’ın röportajında da, görü¬cü usulü Üe evlendiğini söylüyor, her fırsatta övündüğü dobralığı ve mertliğine yakışacak şekilde “16 yıllık evliyim ama hiç âşık olma¬dım” şeklinde açıklamalarda bulunuyordu.
46
İnsan aşkını inkâr eder mi
Emine Erdoğan’ın “Yıldırım aşkıyla tutulduk, aşk evliliği yap¬tık” sözlerine karşı ondan habersiz; görücü usulü ile evlendiklerini eşi dâhil hiç kimseye âşık olmadığını anlatan Tayyip niye böyle dav¬ranmıştı? Tayyip mi doğru söylüyordu, Emine mi?… Yoksa Tayyip birilerine mesaj mı gönderiyordu?.. Bilinmez ki… Bu karışıklığın ce¬vabı ancak ikisinin anlaşarak birisinin sözlerinin yalan olduğunu açıklamak olacaktır. Öyle ya! İki zıt açıklamanın ikisi birden doğru olmaz… Böyle bir konuda bile gerçeklere takla attıran insanlara gü¬venilir miydi?..
Bu olay nedense bana bir trajik olayı hatırlattı. Dinci olarak bi¬linen bir kanalda çalışan bayan muhabir, Milliyetçi bakanlardan bi¬rinin sekreteri ile, uzun boylu, öküz bakışlı siyasetçiyi evinde buluş¬turur, onlara çilingir sofrası hazırlar, daha sonra da onları başbaşa bırakırdı. Bu günler, aylar boyu böyle sürdü. Günlerden bir gün mu¬habir bayan işsiz kaldı. Ve evlerinde buluşturduğu dostlarından yar¬dım istedi. Onlar, şen şakrak kendi hallerinde olmalarından dolayı, kızcağızla ilgilenmediler. Kız hayatının hatasını yaparak, bu ilişkiyi sağda solda söylemeye ve âşıklan tehdide başladı. Bir gün arabasıy¬la memleketini ziyaretten dönerken bir kamyon yoldan onu attı ve ölümüne neden oldu…
Siyasetçi kahramanımız bir gün hacca gitmek ister. Ancak geç kaldığı akıldaneleri tarafından kendine söylenir, zira kontenjanlar dolmuştur. Alman istihbaratı ile sıkı fıkı olan akıldanesi, kendine, sahte pasaportla Almanya üzerinden gitmesi teklifini getirir. Sahte pasaport hazırlanır. Alman gümrüğünden çıkarken, polis olayı an-lar(!) ve onu gözaltına alır. Kahramanımızı anadan üryan soyarak bir de fotoğraflar. Ol nedenle kahramanımız kâh BND’ye kâh CIA’ya çalışan akıldanesinin sözünden çıkamaz…
1994 seçimleri öncesinde “Sultanbeyli’de orman arazisine ka-
47
MUSA’NIN ÇOCUKLARİ
çak bina yaptı” iddialarına Tayyip, şiddetle karşı çıkıyordu. Tay-1yip’in bu açıklamalarına karşı Partisinin Sultanbeyli Belediye Baş- jkanı Ali Nabi Koçak, kendisini yalanlayarak, kaçak gecekondu ola- jyını doğruluyordu.
Hediye
14 Ocak 2005 Hürriyet Gazetesi’nde, Tayyip ve Emine’ye 5 bin 300 dolarlık ipek halı da hediye edildiği bildiriliyordu…
“Moskova’daki açılışlar sırasında Emine Erdoğan’a 30 bin do¬larlık gerdanlığın yanı sıra 5 bin 300 dolar değerinde bir özel doku¬ma ipek halı da hediye edildi. Emine Hanım halıyı beğenince Baş¬bakan Erdoğan satın almak istedi, ancak mağaza sahipleri arma¬ğan ettiler.
Başbakan Erdoğan’ın üç günlük Moskova gezisi sırasında açılı¬şını yaptığı Türk alışveriş merkezinde mağaza sahipleri tarafından Emine Hanım’a yalnız 30 bin dolarlık mercan ve pırlantalı gerdan¬lık değil, ipek hah da hediye edildi. Crokus City alışveriş merkezin¬deki Karpit Galeri mağazası sahibi Bülent Turan, 5 bin 300 dolar değerindeki özel imalat halının Erdoğanlar’a hediye edildiğini belir¬terek, şunları söyledi:
‘Başbakanımız birçok mağazayı gezdiği gibi bize de uğradı. Biz Türkiye’de Buşra Hah olarak biliniriz. Moskova’da ise, Rus ortağım Yevgeniya Lapinova ile Karpit Galeri mağazasını açtık. Başbakan ile eşi, bizim mağazaya girdiğinde Emine Hanım’in gözü vitrindeki özel ipek halıya takıldı. Bordo ve yeşil renkli 115×95 boyutundaki ipek halı çok hoşuna gitti. Sayın Başbakan’a dönerek ‘Bu halıyı sa¬tın almak istiyorum’ dedi. Eşinin ricasını kırmayan Başbakan Erdo¬ğan bize fiyatını sordu. Kendisinden para alamayacağımızı söyledik ve beğendikleri halıyı mağazamızın bir hediyesi olarak sunduk. He¬diyenin fiyatı söylenmez, ama çok rica ettiğiniz için size açıklıyo-
48
ERGUN POYRAZ
rum. Piyasa fiyata 5 bin 300 dolar.’
Bülent Turan, ipek halının özel hazırlanmış bir parça olduğunu da şöyle anlattı:
‘Halı, saf ipekten özel bir yöntemle 8 bin ilmek atılarak yapıl¬mıştır. Üzeri kadifeden daha yumuşak. Hah, Çınar halıcılık tarafın¬dan dokundu. Türkiye’nin en iyi halı dokumacısı, arkadaşımız Meh¬met Çınar ipek halının hazırlanmasında titizlikle üzerinde çalıştı.’..”
Emine Hanım’a, Moskova gezisinde, 30 bin dolarlık pırlanta gerdanlıkla 20 bin dolarlık broş hediye(!?) ediliyordu. Olay basma yansıyınca, Tayyip ve Emine’yi bir telaş alıyordu. Gazete’de olay şöyle anlatılıyordu:
“Emine Hanım gerdanlığı iade etmeyi düşünüyor
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan, Moskova’da kendisine hediye edilen ve değeri 30 bin dolar olarak açıklanan pır¬lanta gerdanlık ve broşu iade etmeyi düşünüyor. Emine Erdoğan’ın daha önce hiç böyle bir hediye kabul etmediğini belirten yakın çev¬resi, ‘Emine Hanım, bu hediyeyi kabul ederken bunun bu kadar de¬ğerli olduğunu tahmin etmemişti. Zaten çarşı ziyareti sırasında he¬diyenin takdimi de bir emrivaki ile gerçekleşti. Normal bir hediye takdimi gibi gerçekleştiği için de o anda geri çevrilemedi’ dedi. An¬cak, basına yansıyan bilgilerden hediyenin oldukça değerli olduğu öğrenilince Emine Erdoğan’ın bunu kabul edemeyeceğini belirttiği¬ni kaydeden yakın çevresi, ‘Şimdi biz hediyenin gerçekten bu kadar değerli olup olmadığını araşürtıyoruz. Gerçekten degerliyse Emine Hanım, bunu iade edecek’ bilgisini verdi.
Rusya gezisinde ‘hediye gerdanlık’ krizi!
Erdoğan, eşine sunulan 45 bin dolarlık hediyelerden rahatsız oldu. Eşiyle hediyeleri iade etmeyi tartışan Erdoğan, hukuki duru¬mun araştırılmasını istedi…
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’a ön-
49
MUSA’NIN ÇOCUKLARI
ceki gün Moskova’da Storks Mücevherat Yönetim Kurulu Başkanı Muammer Alkım’ın armağan ettiği 25 bin dolarlık gerdanlıkla Mos¬kova Belediye Başkan Yardımcısı Vilademir Losefovich Reisen’in verdiği aynı firmaya ait 20 bin dolarlık broş sıkıntı yarattı. Erdoğan jçifti, sabahtan itibaren armağanların iadesini tartıştı, ancak akşam saatlerine kadar resmi bir açıklama yapmadı…”
Tayyip ile Emine hediyeleri geri vermemek için her çareye baş- Ivuruyor, hukuki kılıf bulmaları için başbakanlık bürokratlarına danı-
şıyorlardi:
“Rusya gezisinden moralle dönen Erdoğan, eşine armağan Iedilen gerdanlığa ilişkin haberlerden rahatsız oldu. Sabah, gazetele- 1re yansıyan haberleri gören Erdoğan’ın armağanlara biçilen değer- den duyduğu rahatsızlığı eşi ile paylaştığı öğrenildi. Eşi ile bir değer- lendirme yapan Erdoğan, hukuki durumun araştırılması için Başba- kanlık bürokratlarına talimat verdi.
Erdoğan’a yakın kaynaklar, Başbakan ve eşinin gerdanlığın fi- yatı konusunda bilgiye sahip olmadığını kaydetti. Kaynaklar, ger- danlıgın 30 bin dolara yakın bir değerde olmasının, armağanı veren Alkım’ın inisiyatifinde olduğunu belirterek, “Hediye kullanılma¬yabilir. Gereken neyse o yapılır” dedi.
Erdoğan ve eşinin, dün öğle saatlerinde gerdanlık ve broşu ia¬de etmeye karar verdikleri iddiaları internet siteleri ve televizyonlara yansırken, Başbakanlık yetkilileri bu haberleri doğrulamadı. Başba¬kanlık Basın Müşavirliği yetkilileri, “armağanın iade edilmesi yerine bağışlanması” seçeneğinin de tartışıldığını bildirdi. Emine Erdo¬ğan’a yakın kaynaklar, “Emine Hanım böyle pahalı bir hediyeyi şimdiye kadar kabul etmedi. Fiyatını da bilmiyorlardı. Onlar da şa¬şırdı. Büyük bir ihtimalle iade edilir” dedi. Alkım ise, “iade ile ilgili bir şey duymadım, ama canlan sağ olsun” demekle yetindi. ‘Erdoğan için hazırlanmadı’
ERG UN POYRAZ
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’a pır¬lanta, mercan ve ametistten yapılan 25 bin dolarlık gerdanlık arma¬ğan eden Sümer Kuyumculuk’un sahibi Muammer Alkım, çelişkili açıklamalarıyla dikkat çekti. Alkım, önceki akşam Emine Erdoğan için hazırladığını söylediği armağanın, aslında Moskova Belediye Başkan Yardımcısı Vilademir Losefovich Reisen’in törene katıla¬mayan eşi için planlandığını öne sürdü.
‘Devletle işim yok’
Alkım, hediye için önceki akşam “(Başbakan’a) böyle bir hedi¬ye vermeyi planlamıştım” dedi. Başka bir soru üzerine ise hediye¬nin Reisen için hazırlandığını kaydeden Alkım, şöyle konuştu: “Biz aslında bir tane hediye hazırladık. Başbakan için değil şey (Reisen) için hazırladık. Ama bir tane hanım olunca, zaten bu da hanım kol¬yesi, erkeğe verilecek hali yok, Emine Hanım’a verdik. Başbakanlık yetkilileri uyarınca bir hediye de Reisen’e verdik. Bütün olay bu.” Altın sektörüne 35 yıl önce girdiğini anlatan Alkım, hediye verirken çıkar sağlamayı düşünmediğini belirterek, “Benim devletle işim ol¬madı, olmayacak. Bugüne kadar hiçbir siyasi partiyle ilişki kurma¬dım” dedi.
İpek halı da hediye edildi
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan’ın Türk Ticaret Merkezi’nin açılışı sırasında sadece gerdanlık değil, birçok mağazadan değişik hediyeler aldığı ortaya çıktı. Bunlardan b>ri de yaklaşık 5 bin dolarlık ipek halı oldu.
Erdoğan çifti, önceki günkü açılışta mağazaları gezerken basını
‘Çeriye almamayı tercih etti. Bazı mağazalardan parasıyla alışveriş
yapan Erdoğan bazı mağazalardan hediyeler kabul etti. Erdoğan
çifti Karpit Galeri mağazasını gezerken İpek bir halı beğendi ve pa-
50
51
ERGUN POYRAZ
MUSA’NIN ÇOCUKLARİ
rasını ödeyerek almak istedi. Ancak mağazanın sahibi Bülent Tu¬ran bunu kabul etmedi ve halıyı hediye etti. Halının fiyatının yakla¬şık 5 bin dolar olduğu öğrenildi.
Ramsey’den elbise
Erdoğan, yakın arkadaşı Remzi Gür’ün sahibi olduğu Ramsey mağazasını gezerek takımları da inceledi. Gür, Erdoğan’a bir takım elbise, kravat ve gömlek hediye etti. Erdoğan, bakanlara da birer
kravat sipariş etti.
Erdoğan, aynca mağazaları gezerken Lacoste ve XS parfümle¬rini para verip aldı. Erdoğan, bunları kredi kartıyla ödemek istedi ancak yeni açılış yapıldığı için kart makinelerinin çalışmadığı dile getirildi. Erdoğan, bunun üzerine nakit ödeme yaptı. Erdoğan’a Guerlain isimli parfüm hediye edildi…”
Erdoğan ailesi hediyeler için ‘istemem yan cebime koy’ diyor¬lardı. Erdoğanlar hediyeyi çok seviyorlardı. Erdoğan’a 2007 yılı yaş gününde 10 bin dolarlık saatle başlayan hediyeler veriliyordu.
Ramsey’in sahibi Remzi Gür, Erdoğan’ın çocuklarını ABD ve Iİngiltere’de okutmakla ünlü olmuştu. Bu arada bir genci de döve¬rek hastanelik etmesiyle… Burak Erdoğan İngiltere’de okurken, ■ Necmeddin Bilal ile Sümeyye, ABD’de tahsillerine devam ediyordu. 1Masrafları ise babasının tatilini yanında geçirdiği Remzi Gür karşılı-
yordu.
Bush ile Erdoğan bir dış gezide karşılaştıklarında yanlarında
Erdoğan’ın kadim dostu Toni de bulunuyor, iki dakikalık ayaküstü konuşmada, Bush, Toni’ye “Bilal de babası gibi yakışıklı değil mi” diye alay ederek soruyor, Erdoğan’a dönerek “Oğlun eve ekmek götürüyor mu” diyordu. Öyle ya! Bilal’e Dünya Bankası’nda işi ABD’liler ayarlamıştı. Bilal, ABD’de 270 bin dolara bir de ev almış¬tı.
52
Cargill
Bursa Orhangazi’de birinci sınıf tarım arazisi üzerine kurulan Cargill, Bursa’da sivil toplum örgütleri ile mahkemelik olmuştu. ABD Başkanı Bush, Erdoğan’dan CargiU’in önündeki engelleri kal¬dırmasını istemişti. Erdoğan, tüm mahkeme kararlarına rağmen, CargiU’in faaliyetlerini sürdürmesi için metrekare başına 2 YTL gibi komik bir rakam ödeyerek af dâhil her türlü imkânı seferber etmişti.
Cargill, Türkiye’de birinci sınıf tarım arazileri üzerine kurul¬muş, mısır nişastasından sıvı şeker üreten bir Amerikan şirketi… Amerika’nın çıkarları doğrultusunda, Amerikan ekonomisine katkı olsun diye, ülkemizde pancar üretimi sınırlandırılmıştı. Tarlalar boş kalırken Türk çiftçisi fakirleştirilmiş, ülke şeker ithal etmek zorunda bırakılmıştı. Böylece yerli pancar üreticisi gözden çıkarılmıştı. 10 milyon kişinin ekmek yediği sektör sıkıntıya düşürülmüş, milyonlar¬ca dolar verilerek ithalat yapılıyor. Şeker fabrikalarımız elindeki şe¬keri satamaz hale getirilmişti.
Türkiye’de, mısır ithalatında Maliye Bakanı Kemal Unakı-tan’ın oğlu Abdullah Unakıtan’ın AB Gıda şirketine, yurtdışından 400 bin ton mısır ithal etme hakkı veriliyordu. Unakıtan’ın ithali ta¬mamlamasının ardından gümrük değerleri yükseltiliyor, Oğul Una¬kıtan’ın kasasına servet üstüne servet akıtılıyordu.
Puşt Gribi pardon Kuş Gribi yalanlarıyla Türkiye’deki tavuklar canlı canlı yakılıp itlaf edilirken yine aynı Unakıtan’ın oğlu yumurta¬cılığa soyunuyor, küplerini dolarlarla dolduruyordu.
Mısır şurubundan Ülker’in ürettiği COLA TURKA’nın pazarla¬macısı olarak da Tayyip Erdoğan’ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan’ın adı aynı noktada buluşuyor. Ve bu nedenle, Amerikalılar, Erdoğan dan CargiU’in kotalarını kaldırmasını istiyorlardı. ABD’liler bununla da kalmayarak CargiU’in önündeki yasal engellerin kaldırılmasını talep ediyorlardı.
53
ERGUN POYRAZ
MUSA’NIN ÇOCUKLARİ
Çünkü; ABD kontrolü hep elinde tutmak istiyor, kontrolden çı¬kanlara acıması olmuyordu. Bakan Ali Coşkun’un, bağımsız bir ku¬rum diyerek herkesi gülümsettiği; Türkiye Şeker Kurumu, Ülker’e, Cola Turka üretiminde ‘kota fazlası nişasta bazlı şeker kullandığı’ gerekçesiyle 32 milyon YTL ceza kesiyordu.
Bu arada ABD Büyükelçiliği hangi bakanlığa mektup yazmıştı. Mektupta kimlerin cezalandırılmaları emrediliyordu. Tayyip’e yapı¬lan bir toplantıda “Abi ya abi” diye teessüflü konuşma yapan kim¬di?.. Kimbilir belki bir gün bunlar da açıklanır.
Bush boşuna mı söylemişti dünya bankasında iş bulduklan Bi¬lal için; “Oğlun eve ekmek getiriyor mu “diye.
Uyan Türkiye soyuluyorsun
Mart 2007 tarihinde ABD bankalarına yüzde 4 faizle 23 milyar! dolar yatırdığımız ortaya çıkıyordu. Biz de başta ABD’li olmak üze-) re dolar milyarderlerinden aldığımız dolarlara yüzde 10 faiz ödüyor-» duk. Böylece AKP kurmaylarının ekonomiyi nasıl da iyi bildikleri*
bir kere daha kanıtlanıyordu.
7 Haziran 2006 tarihinde Necati Doğru, AKP’li ekonomistlerin yönetiminden örnekler veriyordu. “Uyan Türkiye Soyuluyorsun “Ülke ekonomisinin son 20 yılını mercek altına alan Vatan ya¬zarı Necati Doğru, millet fakirleştirilirken yabancı sermayenin nasıl beslenip semirtildigini çarpıcı örneklerle ortaya koydu”
Kabuğuyla, derisiyle, etiyle, kanıyla soyuluyor. Ayıktırmadan soyuyorlar. Uyansa bile soygunu önleyebilir mi? Emin değilim.] 1984′te geldiler. İtibar, istikrar dediler. Yaşasın yabancı yatırımcı! Şenlensin borsa… Girsin sıcak para… İsınsın ekonomi… Kabuk de¬ğişimi… Türkiye çağ atlasın… Ekonomi yönetimini “yüksek faiz-dü- şük kur” çevrimine soktular, soygun ortamının cennet taşlarını bu|
54
formülle döşediler, döşettiler. Tankla, tüfekle, orduyla, işgalle, bom¬bayla değil sıcak para ile soydular. Ders almazsan, kesintisiz soyar¬lar. 1994′te bir daha… 2001′de yine… 2006′ya gelirsin, bu kez de “düşük faiz-yüksek kur” çevrimine alırlar ve yine soyarlar. Üstelik “Türkiye’yi soydurmayacağız… İç ve dış hortumları keseceğiz… Biz Washington’dan, Paris’ten, Brüksel’den değil; biz Ankara Çıkrıkçı¬lar Çarşısı’ndan feyiz’alan, ilham bulanlarız…” diyenlerin dönemin¬de bir daha soyarlar.
Uyan Türkiye! Geçen soygunda seni “Amerika’da okumuş, Be¬bek’te büyümüş, kolej bitirmişler” soydurmuştu, bu kez “Kasımpa¬şa’da yetişmiş, İmam Hatip bitirmişler” soyduruyor. Çıkrıkçılar Çar¬şısı ütopyası da “cari açık, finanse ettiğimiz sürece problem değil¬dir…” diyenleri utançtan sarartıp morarhrcasına son buluyor.
Hoppa para çekiliyor.
Liradan çıkıyorlar, dolara dönerek ve “Türkiye piyasasından alacağımızı aldık, bu koyundan ancak bu kadar post çıkar” diyerek daha yüksek kâr gördükleri piyasalara gidiyorlar.
Dünyanın sülüğüdürler.
Emerler.
İşte! Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkan Yardımcısı Lucas Papandemos onları; piyasalara hızla girip çıkan yüksek kâr peşinde sürü psikolojisiyle hareket eden çekirgelere” benzetti ve “hedge fon¬lar (hoppa para-sıcak para) dünya için kuş gribinden daha tehlikeli” deyiverdi.
Avrupa büyük ekonomi.
Çok güçlü.
Dünyanın ikinci ekonomisi.
O bile korkuyor.
Avrupa Merkez Bankası Başkan Yardımcısı bile kendi dilinde “hedge fonlar” dediği bu “hoppa paranın” birbirini taklit ederek
55
MUSA’NIN ÇOCUKLARİ
“aniden çıkış yapma kabiliyeti” yarattığını ve zaten “ödemede acze düşme tehlikesi olan” ülkeyi (Türkiye gibi) krize soktuğunu açık açık söylüyor.
Çekirge gibi geldiler. Liraya döndüler. Yüksek faizle beslendiler.
Doç. Dr. Mete Gündoğan hesaplamış: “Ülkeye 25 milyar dolar döviz getirdiler. Bu para, 3 yılda, 65 milyar dolar oldu. Bunlar fon¬ların paraları. ABD’de olsaydı 3 yılda ancak 30 milyar dolar olurdu. Türkiye’de 65 milyar doları buldu” diyor. İşte soygunun boyutu. ‘Soydurmayacağız’ demişlerdi.
‘Çıkrıkçılar Çarşısı’nda babamızın dükkânında yetiştik’ diye övünmüşlerdi. Şimdi bu büyük soygun; “Kasımpaşaîı Başbakan’m 3,5 yıllık döneminde” gerçekleşti. Kasımpaşaîı ne yapacak? Soygunu nasıl önleyecek? Merkez Bankası faiz zıplatacak. TMSF piyasaya dolar satacak.
Soygun, halkı uyandırmadan, ayıktırmadan; “2 yüzbaşı, 1 ast¬subay çete kurdu, istikran elimizden aldı, derinciler, laikler türbana özgürlük vermediler, ülke karışü; AB, zaten bizi hazmedemeyeceği-ni anladı, sopa gösterip durdu” boş tartışmalarıyla perdelenip süre1 cek. Dolar düşerken de yüksek vergi ödeyip işsiz kalan halk, şimdi dolar yükselirken de vergi ödeyip yine işsiz kalacak! Uyan Türkiye!..”
Tayyip, ilkeli, mert ve dobraymış
Nurcu olarak bilinen Nesil Yayınlan’ndan çıkan, takdimini Va¬kit Gazetesi’nden Yavuz Bahadıroglu takma ismini kullanan Niyazi
ERGÜN POYRAZ
Birinci’nin yaptigı ve baştan sona Tayyip övgüsü olan “Recep Tay¬yip Erdoğan, Bu Şark Burada Bitmez” adlı kitapta Tayyip’in kendi¬ni nasıl tanımladığı şeklinde sorulan soruya verdiği cevapta göre¬lini:
“İki keskin nokta var hayatınızda; Karadeniz kökenli ve Kasım¬paşalı. îkisi de bayağı keskin sirke gibi. Karadeniz kökenli ve Kasım¬paşalı oluş, hayatınızın seyrinde kendini nasıl gösterdi?..”
“O kökten ve ruhtan aldığım şey, bize mertliği verdi, ilkeli ol¬mayı verdi ve hamdolsun bize dobra olmayı verdi.”
Buraya kadar okuduğumuzda mertlikten bahseden, dobralık-tan dem vuran Tayyip kim?.. Bildiğimiz Tayyip kim?… Diye bir soru geliyor ve tekrar Tayyip’in kendini tanımlamasını yine kendinden izleyelim:
“Yani biraz kaba olacak, argo olacak; bize, hani o çirkin politi¬kada kıvırma var ya onu vermedi. İnandığımızı, bildiğimizi, gördü¬ğümüzü, müzakerelerle istişarelerden sonra, dosdoğru ortaya koy¬mayı verdi…”
1994 yılında Ümraniye’de insanlara “hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır” diye fetvalar verip şu şekilde seslenen Tayyip Erdoğan;
“…Ben Müslüman’ım” diyenin tekrar yanına gelip bir de “Aynı zamanda laikim” demesi mümkün değil, Niye? Çünkü Müslü¬man’ın yaraüası Allah, kesin hâkimiyet sahibidir. “Egemenlik kayıt¬sız şartsız milletindir” koskoca bir yalan. Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır…”
Köklerinden, ruhlarından mertliği, ilkeliliği aldığını, kıvırmayı almadığını da iddia ederken yukarıdaki sözlerinin basma yansıması¬nın ardından “Ben hâkimiyet derken tabiatı kastetmiştim” diyerek tam bir u dönüşü yapıyor, mertliği ve ilkeleri konusunda ipuçlarını sergiliyordu:
Çok açık ve net söyledim onu ben.. Yani şimdi bir şeyi kanşü-
56
57
MUSA’NIN ÇOCUKLARI
rıyoruz. Egemenlik bir defa demokratik sistemde, insan planında şüphesiz ki insanındır. Burada milli egemenliğin insana saygı duyu¬larak verilmediği de orada işlenir dikkat edilirse. Yani beş senede bir insana egemenlik hakkı tanımanın eleştirildiği orada görülecek¬tir. Hâlbuki dünyanın değişik ülkelerinde birçok konu zamanla bakı¬yorsunuz, İskandinav ülkelerinde çok olur, devamlı insana müraca¬at edilir ve referandumlar yapılır. Ama olay tabiatın, doğanın duru-, muna geldiği zaman biz Müslüman bakışı olarak orada hâkimiyetj Allah’ındır. Onunla demokrasideki tercihler konusunu birbirine ka¬rıştırmamak lazım. Söylenen de odur.”
1994 yılında “hem laik hem Müslüman olunmaz. Ya Müslü¬man olacaksın ya laik… ikisi bi arada ters mıknatıslanma yapar” 1sözleriyle haykınrken, AKP’nin başına geçtiğinde herkesten fazla la-1ik kesiliyor, 1994′deki sözleri de soğukların etkisi ile söylediği basına yansıyordu.
Fetullah Gülen’in hayatını anlatan “Küçük Dünyam” adlı kitabın Yazarı Şemsettin Nuri ya da asıl adıyla Latif Erdoğan; Fetullah P Gülen’in redaktörlüğünü yaptığı “Nil Yayınlarından çıkan “En Güzel Kıssa” adlı kitabında; “Yusuf” suresini yorumlarken Hüküm yetkisinin sadece Allah’a ait olduğunu şöyle açıklıyordu:
“…Vahye dayanmayan her sistem, zulüm temeline oturtulmuş¬tur. Çünkü beşerin hüküm vaaz etme yetkisi yoktur. O sadece Allah tarafından konulmuş bir hükmün tatbikçisidir. Zulüm, haddi aşma demek olduğuna göre beşer, kendisine verilmemiş olan bir salahi¬yeti kullanmakla işin daha temelinden zulmetmiştir ve getireceği sis¬temin şekli ne olursa olsun, onun tek ismi vardır.- Zulüm sistemi…”
Tayyip’e Rize’de yaptığı konuşmada ‘2000′li yıllarda dine da¬yalı sistemler iktidar olacaktır’ diyor bir Hıristiyan misyoner, oysa biz şimdi sadece Elhamdülillah Müslüman’ım diyebîliyoruz. Hâlbuki Müslüman gibi yaşayabileceğim diyebilmeliyiz” şeklindeki sözleri hatırlatıldığında,
ERG UN POYRAZ
“Ben burada dinimizi birey planında şahsımızda yaşabilmeliyiz demek istedim,, yoksa dine dayalı bir sistemden bahsetmedim, Hı¬ristiyan misyonerin sözleri benimle alakalı olamaz, biz AK Parti ola¬rak ta dini eksenli bir parti olmayacağımızı baştan belirttik, kurulur¬ken bunu ifade ettik. Zaten çağımızda ideolojik partiler bitmiştir. Bu itibarla dini esaslara dayalı bir devleti istememiz, müdafaa etmemiz de mümkün değildir. Bunu kabul etmiyorum” diyordu.
Ankara DGM Savcısının Rize konuşmasında yer alan “14 asır evvel ticaret için kervanlarla başka ülkelere gidilirken yanlannda İr¬mikten yapılmış putlar götürürlerdi, geçenlerde TÜSİAD denilen kuruluş, işadamlarını götürdü ancak bu işadamları irmikten yapıl¬mış değil, fakat alçıdan veya betondan yapılmış putlar götürdüler gi¬bi sözlerini hatırlattığında verdiği cevap tam kendini tanımladığı şe¬kilde dobra dobra(!) idi:
“Ben bu işadamlarının o zaman neler götürdüklerini bilemiyo¬rum, bu nedenle bu sorunuza şimdi cevap veremeyeceğim”
< Almanya’nın Ausburg kentinde yaptığı konuşması ve bu ko¬nuşmada; ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ diye memleketi parçaladılar, her etki bir tepkiyi doğurur, karşı tarafta ‘Ne Mutlu Kürdüm Diye¬ne’ diye ortaya çıkü. ‘Ne Mutlu Kürdüm’ diyenler İstanbul’daki se¬çimlerde %1.48, ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ diyenler %1.37 ve ‘Ne Mutlu Müslüman’ım’ diyenler ise %28 rey aldılar” şeklindeki sözleri hatırlatıldığında verdiği cevapta, Tayyip usulü mertliğin, Tayyip usu¬lü ilkeliliğin, Tayyip usulü dobfalığın ve yine Tayyip usulü kıvırtma-malıgm en net örneğini görüyorduk:
“Ben bu kaseti hiç anlayamadım. Böyle bir konuşmamı da ha¬tırlayamıyorum. Zaten söylenen sözler son derece tutarsız ve man¬tıksız”
58
59
MUSA’NIN ÇOCUKLARİ
Erdoğan’ın sözcüsü
3 Haziran 2005 tarihli Milliyet Gazetesi’nde, Abdullah Karakuş imzası ile çıkan haberde, Erdoğan’ı Musa Peygamber’e benzeten Kanal 7 Ankara Temsilcisi ve Emine gibi Siirt’li olduğu iddia edilen iAkif Beki’nin, Başbakanlık Sözcüsü olacağı şu şekilde yazılıyordu:
“…ABD’deki “Beyaz Saray Sözcülüğü” modelini örnek alan
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’de benzer bir uygulama
• başlatıyor. Başbakanlık Sözcülüğü’nü hayata geçirmeye karar ve-
ren Erdoğan, bu göreve, kendisini Musa Peygamber’e benzeten
Kanal 7 Ankara Temsilcisi Mehmet Akif Beki’yi getiriyor.
AKP Ankara Milletvekili Faruk Koca’nm apartmanından bir 1 daire alan Mehmet Akif Beki, Erdoğan da aynı apartmana taşınınca Başbakan’ın komşusu da olmuştu. Medyayla temasta olacak
Başbakanlık’ta “basınla ilişkilerde yeni yapılanma” çerçevesin-1de, ilk kez Milliyet tarafından kamuoyuna duyurulan, “Başbakanlık iSözcülüğü” sistemi hayata geçiriliyor. Erdoğan, ABD gezisi öncesi, 1periyodik açıklama yapılan Beyaz Saray modelini temel alarak, 1Başbakanlık Sözcülüğü görevine Beki’yi getirmeye karar verdi.
Alman bilgilere göre, Beki, Erdoğan’ın başdanışmanı olacak ve1medyayla sürekli temasta bulunacak. Erdoğan adına konuşma yetkisine de sahip olacak Beki, kısa aralıklarla kameraların önüne geçerek resmi açıklamalar yapabilecek…”
Haberde öngörülen gibi oluyor ve Akif Beki, Beyazsaray rno-deli çerçevesinde Erdoğan’ın gaflarını düzeltiyor, “Öyle demek iste-medi, böyle demek istedi” türünden açıklamalar yapıyordu.
Akif Beki için Milliyet Siirtli derken, kendiyle gururlanan Bin-göllülerin İnternet sitelerinde şöyle yer alıyordu, kim bilir belki yan Bingöl’lü, yan Siirtlidir. Beki’nin nereli olduğu değil ne olduğu ve Tayyip’in yaşamındaki yeri önemliydi. Beki, danışmanlık basamak-
60
ERGÜN POYRAZ
lannı tırmanırken Erdoğan’ı şöyle kutsuyordu:
“Her dil, grameri ve yazı sistemiyle akla giydirilen çift taraflı bir aözlük gibidir. Hem konuşanın dünyaya bakışını tayin eder, hem de zihin dünyasını kendi üzerinden görmemizi sağlar. İşte bu yüzden her gramer ayrı bir dünyayı, her alfabe ayn bir medeniyeti temsil
eder.”
Yukarıdaki cümleler bugünlerde “Başbakan’ın sözcüsü” olarak atanan hemşerimiz Mehmet Akif Beki’nin “Erdoğan’ın Harfleri” isimli kitabından alınma. Beki söz konusu kitabın da Başbakan’ın kurduğu cümlelerden yola çıkarak bildiği iki dilin yani Türkçe ve Arapça’nın Erdoğan’ın zihnini nasıl şekillendirdiğini ortaya koyu¬yor.
Çok ilginç tespitlerin olduğu ve 2003 yılında yayınlanan kita¬bın ilk bölümünde Hurufiliğe göre Başbakan Erdoğan’ın harflerin¬den karakter tahlili yapılmaktadır. Kimilerine göre dini bir akım, ki¬milerine göre mezhep, kimilerine göre ise yalnızca bir tarikat olan Hurufilik felsefe sözlüğünde “harflerden dinsel anlamlar çıkaran İran içrekçiliği (ezoterizmi)” olarak tanımlanmaktadır. Britanni-ca’da yer alan tanım ise “harf ve rakamların çeşitli yorumlanmaları üzerine kurulu bir inanç dizgesi” biçimindedir. Ki, Beki’de kitabının ilk bölümünde “eğer yaşasaydı bir Hurufi Erdoğan’ın harflerini na¬sıl yorumlardı” sorusunun cevabını aramıştır.
Ancak Beki’nin kitabını sadece “harflerin yorumlanması” üze¬rine bir çalışma olarak değerlendirmek büyük bir yanılgı olacaktır, “Radikal Gazetesinde de bir bölümü yazı dizisi olarak yayınlanan bu Çalışmada 1928 harf devriminin “şapka inkılâbı” kadar dahi tepki 9orrneden kolayca kabullenilişinin ardındaki psiko-sosyolojik ve konjoktürel sebeplerin yanı sıra bu alfabe değişikliğinin ülkenin kül-Ur kodlarında meydana getirdiği değişimin 70 yıl sonra gözle görü¬lebilen sonuçlarını da ortaya koyuyor.
61
MUSA’NIN ÇOCUKLARİ
ERGÜN POYRAZ
Erdoğan’ın astrolojik analizinin de yapıldığı kitaptaki en önem¬li tespitlerden biri şu; Beki’ye göre “Erdoğan’ın hayatında Perşem¬be günlerinin özel bir yer var.” O önemli kararlarının çoğunu Per¬şembe günü alıyor.
İşin ilginç tarafı, Başbakan’m hayatında Perşembe günlerinin özel ve önemli olduğunu gösteren bir çok önemli olay da var aynı zamanda.
Bir Perşembe günü başbakan olarak atanıyor mesela. Sonra bir başka Perşembe günü kabineyi değiştiriyor. Gezilerine, çoğun¬lukla Perşembe günü başlıyor Başbakan. “Ve Mehmet Akif Beki’yi bir Perşembe günü “Geçen Perşembe” kendisinin sözcüsü olarak atıyor.”
Şehirde heyecan uyandıran bir gelişme olarak algılandı olay. Yayınlanmış üç kitabı olan, (Kara Liste- İndus Vadisinin İncirleri) önemli bir televizyon kuruluşunda görev yapan ve bulunduğu her yere, deyim yerinde ise tırmanarak gelen hemşehrimizin bu başarı öyküsü şehirde hak ettiği değeri buldu hemen.
Geldiği konumun önemine atfen şaşıranların çoğunlukta oldu¬ğu şehirde gelişmelerden önceden haberi olan bizler gibi birkaç kişi şaşırmadı. 2 ay kadar önce amcasının oğlu olan ve Özel Tıp Merke¬zi’nin sahibi Dr. Nesip Beki ile Ankara’da birlikteyken konu açılmış¬tı. Sohbet esnasında uzun zamandan beri kendisine teklif edilen “başbakanlık danışmanlığı görevini, gazeteciliği bırakmak istemedi¬ği ve siyasete girmeye hevesli olmadığı için kabul etmediğini” söyle¬mişti. Ancak şimdi hükümet sözcülüğü ile beraber gelen başbakan¬lık başdanışmanlıgı görevi Sevgili Bekinin “siyasete tam olarak gir¬diğini göstermesi” açısından da önemli bir değişimin işareti.
“Kolay iş mi Başbakan’ın baş danışmanı ve basın sözcüsü ol¬mak?”‘Bir düşünün; ne derse, ne açıklarsa, ne söylerse “başbakan söylemiş” gibi olacak. Bir basın toplantısında Erdoğan’ın ne düşün-
62
düğü konusundaki sorulara ” Erdoğan’ mış gibi” cevap verecek.
Siyasi iktidarın zirvesine bu kadar yakın olabilmiş bir başka Bingöllü bilen var mı? Kendi adıma bu atamadan heyecan -ve iç¬ten içe gurur- duyduğumu açıkça deklare ediyorum.
Bu gelişmenin Bingöl’de neleri değiştireceği sorusuna cevap aramak niyetinde değilim. Siyasetin bundan sonra nasıl şekillenece¬ği de siyasileri ilgilendirir. Ancak ikbal beklentisinin şehrin gelece¬ğinden daha önemli olmadığını bilen herkes bu atamadan en az be¬nim kadar heyecan duymuş ve keyif almışlardır.
Tebrikler sevgili Beki, gelmeyi başardığın yer için ve teşekkür¬ler bu keyfi bizlere yaşattığın için.”
Firavun sarayındaki Musa
Başbakanın baş danışmanı ve basın sözcüsü olan M. Akif Be¬ki’nin “Erdoğan’ın Harfleri” adlı kitabına gelmeden Tayyip Erdo¬ğan’ın Ümraniye’de yaptığı konuşmaya baktığımızda bu kitabın te¬mellerinin 1994 yılında, belki de daha önce atıldığını görüyorduk:
“…Bak; Firavunlar, Nemrutlar, devam edebildiler mi? Ama şu¬nu da bileceğiz ki, her devrin bir Firavunu vardır. Ama şunu da bile¬ceğiz ki, her Firavun sarayında da bir Musa vardır. İşte şimdi devir buna geliyor ve teslim edecekler. Başka çıkış yolu yok…”
Başbakanın baş danışmanı ve basın sözcüsü M. Akif Beki’nin bu unvanı almasını sağlayan nedenlerden biri olan “Erdoğan’ın Harfleri” adlı kitabının 14. sayfasında Erdoğan’ın Musa Peygam¬berin soyundan gelmesi hatta onunla özleştirilmesi bölümüne bak¬ımızda Erdoğan’ın Yahudi cemaati ile içli dışlı olmasındaki ortak değerlerinin büyük rol oynadığı ve Eşinin aile tablosunun ve geldiği soyun da bunda etken olduğu görülüyordu:
“Şerler hayra dönüşüyor
Ve Tayyip Erdoğan’ın harfler hiyerarşisindeki peygamberi. Er-
63
MUSA’NIN ÇOCUKLARI
doğan, tbn Arabî’nln çizelgesine göre Musa Peygamber soyundan 1geliyor. Yani, hem Musa peygamberin karakteristik özelliklerini ta- 1şıyor hem de hayatı bu peygamberin yaşam öyküsüyle paralellikler
gösteriyor.
Musa peygamber, halkını özgürleştiren bir lider. Hayatı, teva- fuklarla örülü. Hikmetini sonradan anlayacağı badireler atlatır. Pey¬gamberlik yolculuğu, bir kavgayı ayırmaya çalışırken kazara işlediği cinayetle başlar. Kaçar Mısır’dan, sürgüne gider ve bu yolculuk sıra¬sında başka bir peygamberle (Medyen’de Şuayb peygamberle) tanı¬şır, onun terbiyesinden geçer, olgunlaşır ve yurduna seçilmiş bir peygamber olarak geri döner. Kutsal metinlerde anlatılan kıssaya göre, müneccimlerin kehaneti Firavun’u korkutur, içlerinden biri tahtına son verecek diye o gün doğan İsrail oğullarının tüm erkek çocukları için ölüm emri verir. Ve Musa o gün doğar. Olaylar geli¬şir, Musa, Firavun’un sarayında büyür. Kehanet sonunda kendini gerçekleştirir ve Musa, mucizeler dolu asasıyla bir gün Firavun’un karşısına peygamber olarak çıkar…”
Ne tesadüftür ki, Emine’nin dedeleri arasında Üzeyir, Neneleri arasında Nilİ, Nasra olmasının yanında kardeşi Eyüp, çocuklarının birinin ismini Şuayb koyarken bir diğerini Şeyma olarak adlandırıyordu. Emine’nin bir diğer kardeşi Hüseyin ise oğluna Lut ismini
veriyordu.
Yani, Tayyip’in “Arap” olduğu açıklamasına karşın Emine Yahudi idi. Tayyip’in en yakınındaki isim tarafından yazılan ve Tayyip Itarafından yalanlamayı bırakın desteklenen “Erdoğan’ın harfleri” adlı kitaba baktığımızda Tayyip Erdoğan’ın Musa Peygamber’in so- yundan geldiği bildiriliyor. Musa’nın İsrailoğlu olduğu vurgulaması jyapılıyordu. ‘Ben Şeriatçıyım’ diyen birinin Hz. Muhammed’in so-yundan geldiğini ya da en azından onla bağlantılı olduğunu iddia etmesi gerekirken İsrailoğullarına gelen peygamberle kendini özleş-
64
ERGUN POYRAZ
tirip bir de onun soyundan geldiğini açıklattırması soyunda Yahudi¬lik olduğunun en açık kanıtı oluyordu.
Aynı kitapta Erdoğan’ın, Erbakan’ın yanında yetişmesi adeta Firavun’un yanında yetişen Musa ile özdeşleştiriliyordu. Ve bir insa¬nın Yahudi soyundan olduğu ancak bu denli mükemmel anlatılabilirdi. Sadece Musa’nın soyundan geldiğini itiraf etmekle de kalın¬mıyordu. Musa nasıl Firavun’un koynunda yetişiyorsa, Erdoğan’ın da aynı Musa gibi Erbakan’ın yanında yetiştiği vurgulanıyordu… Bu bölüme gelmeden önce Erdoğan’ın Musa gibi kurtarıcı olması he¬zeyanına bir göz atalım:
“…Hayatından bir başka önemli ayrıntı da Hızır’la çıktığı yolcu¬luk. Bu yolculukta büyük bir sabır sınavından geçer. Dayanamayıp itiraz ettiği olayların hikmetini her seferinde sonradan anlar ve ya¬nıldığını, aslında şer gibi görünen olayların altında daha sonra bü¬yük hayırlar çıktığını görür. Musa peygamberin en önemli özellikle¬rinden biri de şu: Peygamberliğini kardeşi Harun’la paylaşır. Bunda kendi arzusu da önemli rol oynar çünkü kardeşi Harun’u daha yu¬muşak dilli bulmaktadır. Ama İsrailoğullarını Mısır’dan çıkardıktan, Kızıldenlz’in karşı yakasına geçirip özgürleştirdikten sonra, kardeşi Harun’la arasını açan bir olay yaşanır. Kavmini çölde kardeşine emanet edip Sina Dağı’na çıkar ve on emirle geri döndüğünde on-lan altından bir buzağıya tapar halde bulur. Aceleci davranıp karde¬şini suçlar ve herkesin gözü önünde sakalını çekip onunla kavga eder, halkının karşısında Harun peygamberi, küçük düşürür. Karde¬şinin suçsuz olduğunuysa ancak daha sonra anlar.
-Onlar peygamberliği bunlar iktidarı paylaştı-
Ana hatlarıyla Musa peygamberin kıssası böyle nakledilir. Bir hurufi için, Tayyip Erdoğan’ın yaşam öyküsüyle bu kıssa arasında paralellikler kurmaksa hiç de zor görünmüyor. İşte Tayyip Erdo¬ğan’ın serüveni:
65
MUSA’NIN ÇOCUKLARI
Cumhuriyet tarihinin en önemli siyasi şahsiyetlerinden birinin, Necmettin Erbakan’m yanında yetişiyor. Onu liderliğe götüren sü¬reç, kazara işlediği bir suç, iyi niyetle okuduğu bir şiirle başlıyor. Sürgüne değil ama cezaevine gidiyor, halkın umudu olarak geri ge¬liyor. Siyasi yasağı önce büyük bir kötülük gibi gözüküyor, sonra Er¬doğan için yeni bir başlangıca dönüşüyor. Kendi yolunu çiziyor. Ka¬derin garip cilvesine bakın ki (böylesine, Hurufiler ancak tevafuk r yebiliyor), yasakları başladığı yerde, Siirt’te bitiyor. Yasaklandığı yerden başbakan olarak çıkıyor.
En çok oligarşinin korkularından çekiyor, öcü gibi gösteriliyor,^ siyasi yaşamı boyunca bununla mücadele ediyor. Ve oligarşinir korkuları (bu anlamda kehanet) gerçek oluyor, Erdoğan iktidara ge liyor. Ama onu son umut ve kurtarıcı olarak gören halkının oyları^
la.
Ve Musa peygamberle Tayyip Erdoğan’ın yaşamındaki en ine nılmaz paralellik tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Tayyip Erdoğar iktidarını Abdullah Gül’le, en az 30 yıllık bir geçmişe dayanan “~
arkadaşıyla paylaşıyor.
Hemen burada İbn Arabi’nin Musa peygamberle ilgili yorumıii na değinmek gerekiyor. Çünkü içinde, Tayyip Erdoğan’ın Abdullah Gül’le ilişkileri konusunda çok çarpıcı bir ipucu barındırıyor bu yo
rum.
İbn Arabî, önce Musa peygamberle kardeşi Harun’un arasını açan olayı ve İsrailoğullarmm gözü önünde Musa peygamberin’ aceleci davranarak, aslını araştırmadan suçladığı kardeşi Harun’u nasıl küçük düşürdüğünü hatırlatıyor. Sonra da, sabırlı davransa,, Musa peygamberin İsrailoğullarmın sapkınlığında kardeşi Ha¬run’un suçsuz olduğunu göreceğini söylüyor.
Bu yorumdan yola çıkan bir Hurufi, Tayyip Erdoğan’la
Abdul¬lah Gül’ün de aralarındaki iktidar paylaşımında benzer
sorunlar
ERGÜN POYRAZ
yaşayabileceklerini söyleyip, Erdoğan’a fitneciler karşısında sabır tav¬siye edebilir…”
Akif Beki, son merhalede Tayyip’i öyle bir seviyeye çıkarıyor ki, artık bu son derece tehlikeli açıklamalar karşısında verilecek cevap, söylenecek söz kalmıyor, işte bu hezeyanlar:
“…Son olarak, Tayyip Erdoğan’ın varlık mertebesinde tecelli eden ilahi isimler ve anlamlan şöyle:
Alim, gizli ve açık her şeyi bilen anlamına geliyor. Muhyi ismiy-se, dirilten, hayat veren anlamında.
En azından bir Hurifinin yorumu böyle olurdu…” Bu isimler, Tayyip Erdoğan üzerinde, bilgiye ve öğrenmeye merak ve etkileyici duygulan harekete geçiren hitabet özelliği şek¬linde tecelli edebilir diyordu, ancak burada yer alan iki ismin de ya¬ni Alim ve Muhyi’nin Allah’ın isimlerinden olduğu görülüyordu. Al¬lah’ın isimlerinin Tayyip’e yakıştınlması en azından “Şirk” “Allah’a ortak koşma” olarak nitelendiriliyordu. İçinde bir damla dahi Müs¬lümanlık olan bir insanın böyle bir tanımlamayı ret etmesi, bundan şiddetle kaçınması gerekiyordu.
Musa’nın soyundan geldiği iddia edildi, Yahudi’yi kardeş ilan etti
Aylık “Bilgi ve Düşünce” Dergisi Eylül-2003 tarihli sayısında Bağımsız bir Kürt devleti fikrinin İsrail’i hiç rahatsız etmediğini” söyleyen Aon Liel’le bir söyleşi yapıyordu.
Tayyip Erdoğan’ı sütre gerisinde yetiştiren isimlerden biri sayılan, AKP ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ı konu alan, ‘Demo-İslam:
örkıye’nin Yeni Yüzü’ adlı bir kitap yazan İsrail Dışişleri Bakanlığı müsteşarı Dr. Alon Liel, AKP için, islam light’ benzetmesi ya-pıyordu Liel, Erdoğan için de aynı benzetmeyi yaptığını şu sözleri
ile anlatıyordu:
67
MUSA’NIN ÇOCUKLARI
“‘İsrail’de bana “Erdoğan nedir?” diye soruyorlar. Ben de ‘İs¬lam light’ diyorum. Bu, İslam’ın yeni bir versiyonu. Bu modern İs¬lam’dır, ılımlı İslam’dır. Erdoğan, İslam’ın özel hayattaki yeriyle ka¬mudaki yeri arasında bir duvar çekti’ diyordu…”
Liel, “Yirmi beş yıldır modern Türkiye üzerinde çalıştığını belir¬tiyordu. İsrail Büyükelçiliğindeki görevleri nedeniyle 1977 ve 1981-84 yılları arasında da Türkiye’de bulunduğunu anlatıyordu.
Alon Liel, kitabının yazımına AKP’nin kurulma sürecinde baş¬ladığını ve iktidara geldiği 3 Kasım seçimlerinden 4 ay sonra da ta¬mamladığını söylüyordu. Liel’in “Erdoğan Din Devletine İzin Ver¬miyor” diyerek, BD Dergisine yaptığı AKP, Erdoğan ve Türkiye üzerine değerlendirmeleri şöyle yer alıyordu:
“… Ben Türkiye’deki Batı, İsrail ve serbest piyasa yanlısı öğele¬rin Erdoğan’ı etkilemelerinden memnun oluyorum. Bunun böyle olacağını da biliyordum. Çünkü bu çağda ülke dini kurallar ile yöne¬tilmez. Profesyoneller ile yönetilir ve onları dinlemesinden memnu¬num. İsrail’de ders verirken bana (Erdoğan nedir) diye soruyorlar. Ben de (İslam light) diyorum. Bu İslam’ın yeni bir versiyonu. Bu modern İslam’dır, ılımlı İslam’dır.
Erdoğan, İslam’ın özel hayattaki yeriyle kamudaki yeri arasına ‘ bir duvar çekti. Bu ihtiyacımız olan şeydi. İsrail’de bazı kişiler ülke¬nin Tevrat’la yönetilmesini istiyor. Böyle birşey olamaz. Erdoğan, İslam’ın ülke yönetimine etki etmesine müsaade etmedi. Biliyoruz iki AKP’de bazı insanlar İslam’ın idarede rol oynamasından mem¬nun olacaktır. Erdoğan ve Gül bunu engelliyor…”
Alon Liel Demirel ile Erdoğan’ı karşılaştırmayı da ihmal etmiyor, Erdoğan’ın Özal’a benzediğini iddia ediyordu;
“…İki yıl önce Demirel, İsrail’e geldi. Öğlen yemeğine giderken, Demirel bana, “Ben gelemem oruçluyum” dedi ve orucunu bozmadi. Bir de Erdoğan’a bakın. Berlusconi ile öğlen yemeği yiyor.

  #3 (permalink)  
Alt 09-10-2007, 13:59
başak başak isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Standart --->: ergun poyraz-musanın çoçukları

bu kitabı yazıp bizleri aydınlatanlara gerçekleri ortaya çıkaranlara ve bizimle paylaştığın için sana çok teşekkür ediyorum her kelimesi gerçekleri yansıtıyor çıkar için iki yüzlülük nasıl oluyor onu anlatıyor

The Following 2 Users Say Thank You to başak For This Useful Post:
salih (09-16-2007), street fame (09-10-2007)
  #4 (permalink)  
Alt 09-10-2007, 22:41
street fame street fame isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Standart --->: ergun poyraz-musanın çoçukları

başbakanımıza yapılmış en korkusuz kitap dewamını koymadın alın diye:)

  #5 (permalink)  
Alt 09-16-2007, 02:50
salih salih isimli Üye şimdilik offline konumundadır
 
Standart --->: ergun poyraz-musanın çoçukları

Yaklaşık olarak 1500 yıl önce 'araplara'islamiyet geldiginde,dini devlet yönetimi olarak benimsediler.Türkler ise islamiyeti kabul ettiklerinde,yüzyıllar önce kurulmuş devletleri vardı.
Din devleti kurulsa neye yarayacak.Kuran-ı Kerim yasaları uygulanacak.Açın bakın o zaman?Hava taşımacılıgı kanunu var mı?Para transferleri konusunda bilgi var mı?Bankacılık var mı?Sadece faiz alıp vermeyin diyor.O dönemde fakir, zenginden faizli para alıyordu.Şimdi tam tersine döndü.Fakir üç kuruş para biriktirip,zengine götürüp veriyor.Bütçesine katkı saglamak için.
Ben bunların hepsine gülüp geçiyorum.

Cevapla



Bu Konuyu Beğendiyseniz Facebook'ta Paylaşın

Submit Thread to Bu Konuyu Beğendiyseniz Facebook'ta Paylaşın

Seçenekler


Benzer Konular
Hz Musanın Kızıldenizi Geçişinin Sırrı -Video YouTube - Hz. Musanın Kızıldenizi Geçişinin Sırrı
Metin Ergun ( 1963) Muğla Milletvekili-MHP MİLAS - 1963, Tevfik, Nazife - Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Atatürk Üniversitesi Türkoloji Bölümü Master,...
Musanın Çocukları Kitabı Hakkında AKP Genel Başkan Yardımcısı Murat Mercan yazarı ABD'de düzenlenen bir toplantıda CIA Ortadoğu Masası Şefi Richard Perle ve diğer istihbarat...
Ergun Candan - Antik Mısır Sırları http://www.resimbank.org/userimages/registered/1_1214736362_234_173643_2.jpg size7,19MB DOWNLOAD ____________________________
Ergün Poyraz -Musa'nın cocukları http://www.birkitap.com/foto/musanincocuklari.jpg“Musa’nın Çocukları Tayyip ve Emine.” (Togan Yayınları.) Okumaya başladım, elimden bırakamadım....

  Son Konular
Profesyonel actionslar arşivi...
10 ADET PROFESYONEL ACTİONSLAR Dosya boyutu 12,75 mb tır. İNDİR ( ADET PROFESYONEL ACTİONSLAR Dosya boyutu 243 mb...   Photoshop Dersleri 
Web elementleri dosyaları bannerler-butonlar...
Dosya boyutu 8,37 mb tır. İNDİR ( boyutu 30,5 mb tır. İNDİR ( boyutu 35,9 mb tır. İNDİR ( boyutu 42,1 mb tı...   Photoshop Dersleri 
Namaz Kılmanın Mahiyeti, Bazı Faziletleri, Sırları...
Namaz Kılmanın Mahiyeti, Bazı Faziletleri, Sırları Yıkılan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dönemindeki Müslümanların ...   Islamiyet Hakkinda Hersey, Dini Sözlük, Dualar vs.. 
Suluboya (Watercolor) textures resimleri...
Resim formatı JPG olup 120 adet resim bulunmaktadır. Resim ebatları 4800 x 6000 pix Dosya boyutu 904 mb tır. İNDİR...   Duvar Kağıtları 
Fotoğraf Çerçevesi şablonları - Psd...
Dosya boyutu 514,7 mb tır. İNDİR ( ...   Photoshop Dersleri 
Çiçeklerden çerçeve tuvalleri resimleri...
Dosya boyutu 1 gb tır. Resim formatları JPG Bilgi amaçlı resimlerden örnekler konulmuştur dosya içerisinde çok daha f...   Duvar Kağıtları 
Vektörel banner çizimleri...
Dosya boyutu 55,6 mb tır. İNDİR ( boyutu 28,57 mb tır. İNDİR ( ...   Photoshop Dersleri 
Pozitif Platform, Kişisel Gelişim, Pilates, Bioenerji, Seanslar pozitifplatform.net...
Pozitif Platform, Kişisel Gelişim, Pilates, Bioenerji, Seanslar pozitifplatform.net Site : www.pozitifplatform.net ( : 021...   Genel Sağlık Bölümü 
Çocuklar için sevimli karekterler...
Dosya formatı : PNG Dosya boyutu 71,4 mb tır. İNDİR ( ...   Photoshop Dersleri 
Sazli Güllü Index, Flatcast Radyo indexi, Romantik Atesli Sazli Index...
...   Flatcast Radyo İndex ve Portal 

Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 02:18.


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.


Sitemizde illegal paylaşım yasaktır.Sayfalarımızda bulunan içeriklerin telif haklarıyla ilgili bir şikayetiniz/sorunuz varsa bize ulaşmak için TIKLAYINIZ .
In this web site,illegal sharing is forbidden.If you have any problem/complaint about content’s copyrights in our page,please click here to contact us.
DMCA.com